10 Haziran 2010 Perşembe

meyveyi fazla kaçırdı






















önceki gün kadıköy moda havuzunun civarında görenleri hayrete düşüren bir olay yaşandı. tek çocuk annesi kadın olarak bilinen değerli arkadaşım çocuklu anne, ayı gibi meyve yediği için resmen az daha çatlıyodu! şiş karnını öfeleyerek yürürken bir anda yanındaki arkadaşının koluna girerek "aaaooovvv" diye feryat eden genç anne, yalpalayarak yanındaki arkadaşını da zor durumda bıraktı. yemin ederim çok çirkin görüntülerdi.

çevre baskısı ve belli belirsiz bir utanç duygusuyla zar zor sakinleyen çocuklu anne, esnaf ve yolda yürüyenlerin de tepkisini çekti. onlar tarafından da değişik bulundu. daha önce de meyveseverliği ve aşırı tüketimi nedeniyle dört yaşındaki yavrusu tarafından "meyve canavarı" olarak itham edilen (resmen sevimli gibi girdi araya) çocuklu manav, çeşitli defalar (iki defa) aşırı şişkinlik ve balona dönüşme gibi şikayetlerle hastaneye kaldırılmış, serum felan yemişti...

bakalım boğazına olan düşkünlüğü, çocuklu kadının başına daha ne işler açacak diyor, allah kimseyi boğazıyla terbiye etmesin, çünkü belli ki bazılarımız sınıfta kalıyor diye halit kıvanç gibi tatsız şaka yaparak huzurlarınızdan çekiliyorum...

9 Haziran 2010 Çarşamba

izmir gecelerinde danslar etti
















aradan geçen zamanda çocuklu anne tahsil hayatını sürdürdü. evde ders çalıştı. gece hayatından da uzak kalamadı elbette. sık sık kadıköy ve moda civarında içip içip rezaletler çıkarmak olsun, kapılara dayanıp "çık lan dışarı! çık!" diye tehditler savurmak olsun, yine suç dünyasından kopamadı. modalılara -ki önemli bi kısmı tuvalete giderken holde soluklanmak için mola veren yaşlı insanlardan bahsediyoruz- kan kusturdu, taşındığı güne naalet ettirdi ama özünde iyi ve sürmeneli geleneklerine bağlı bir insan olduğundan bir gün bile şüphe ettirmedi canım çocuklum.

neyse bununla izmir'e gittik biz geçen. bu dediysem, modalı sanat sepet tayfası olarak orada bi mekanda gerçekleştirdiğimiz parti gibi, eğlence gibi bi şeye giderken çocuklu anne ve değerli eşin de bize eşlik ettiği kalabalık bir gruplan. neyse bu o elit gibi gazino tarzı mekanda da boş durmadı. orda da rizaletlerine yenisini ekledi.

2 gece üst üste tertiplenen eğlencenin ilk gecesinde bendeniz de sahne aldığımdan bunu göz ucuyla süzdüm. amaaaaan o ne haller, o ne danslar, o ne saçlar'dı! resmen fönlü başladığı danstan röfleli ayrıldı çocuklu anne. terden saçları kıvrıldı. bi acayip oldu. bununla da kalmayarak alkolü biraz fazla kaçırarak tatsızlık çıkarmaya çalışmayı da denedi çocuklums. izmirli genç kızları yeterince güzel bulmayarak, bir tabuyu yıkmayı amaçlayan çocuklu anne, kırıcı sözleriyle birtakım genç ve güzel gibi kızları küstürdü gece boyu. ama hepsinden de güzel ve göz alıcıydı allaaçün! genç görünmese de ihtiyarlığı da seçilmiyordu karanlıkta. bunu fırsat bilen tek çocuk annesi, sık sık değerli eşin tişörtünün arkasına takılmak suretiyle kah tren dansları yaptı, kah lambada ve makarena gibi danslar sundu. hepimizi utandırdı ama olsundu.

















en çok da varistir, çocuk doğurmuşluktur, kısalıktır demeyip giydiği mini şortuyla ilgi çekti çocuklu anne. mor paspal bir tişörtün altına, ayağına taktığı beyaz mini şortu, belli ki artık giymekten utandığı bir beyaz kot panturun bacakları kesilerek meydana getirilmişçesine moral bozucu görünüyordu. yine de taşımasını bildi ve kendinden emin gibi davranmaya özen gösterdi tek çocuk femme fatale'i.

ikinci gün ise çocuklu kadın adeta kalıbına sığmıyordu. enerjisi o kadar fazlaydı ki değerli eşini gecenin ortasında yürüyüşe çıkmaya dahi zorladı. sonrasında da art arda devirdiği içkinin de etkisiyle yine danslar etti, yine bizi izmirlilere karşı mahcup etti. zor anlar yaşattığı değerli eşi ise çareyi geceden erken kaçmakta buldu hanımı olacak çocuklu kadını da alarak. çocuklu bayan eğlenceyi kaçırdığı için ayrılırken yüzü yarın sabah dönüş yolunda dehşet saçacak gibi görünüyordu... nitekim saçtı da. ama bu da bir başka yazının konusu olsun.

boş dans pistinde çılgın figürler sergileyerek düğünlerde "pistten çocuğu alın" anonsundan bile kırıcı anonslar duymamıza yol açan tek çocuk dansçısı adına tüm izmirli 91'li 92'li bebelerden özür diliyoruz burdan...

ayağıma sıktırdı!














merhaba çocuklu anneseverler, bir çocuk annesi arkadaş sahipleri, onlara sonsuz bir sevgi ve saygı besleyen tüm değerli aile dostları...

farketmişsinizdir, bir süredir bu mecradan ayrı kaldım. bunda geçirdiğim rahatsızlığın payı büyük. burda ağzıma geleni yazdığım ama saygıda kusur etmemeyi asla es geçmediğim, en azından itina göstermeye çalışırmış gibi yaptığım çocuklu annenin, köken olarak sürmeneli olduğunu unutmuşum. kaleme aldığım yazılarda kendisini ve ceddini rahatsız edecek söz ve davranışlarda bulunmuş olucam ki sürmene aşireti ve bu kadının akrabaları tarafından çok pis ayağıma sıkıldı!














kurşunladılar, darp ettiler, ateş ettiler, sol ayağımda gözle görülür rahatsızlıklar, yüreciğimde onulmaz yaralara yol açtılar. karadenizli damarları çıktı. çocuklu annenin alnındaki damar öteden beri dikkatimi çekerdi ama "virun!" emrini verdiği andaki kadar şiştiğini doğrusu görmemiştim. töbeler töbesi o ne pis bi şekildi.


kaka bir yana, ayağımda kist mist çıktı, bi takım sağlık sebepleri, ayh dergidir, sanattır, partidir derken üşendim yaaa.

ama geri döndüm.
çünkü bu kadın durmadı.
durduramıyoruz...
anlatıcam.
takipte kalınız.

9 Mart 2010 Salı

bankada hesap açtırdık, nası sevindi fakir













tek çocuk annesi kadının bir evhanımı da olduğu gerçeğini unutuyoruz kimi zaman. ben de unutmuşum. sonra şu başımızdan geçen hikayeyle hatırladım: bizimki yastık altıcı çıktı! evet evet yanlış duymadınız, kendince birikim filan yapmış, bankanın yolunu tuttuk. kendisine 12 yaşında çocuk gibi hesap açtırmaya gittik... bankada genç kız sandılar bizim çocukluyu. işlemi yapan kadın "öğrenci miyiz?" diye sordu. bizimki "ay hahaha yok yani evet öğrenciyim ama yüksek lisans... şey çocuklu bir anneyim ben. evet evet yanlış duymadınız dört buçuk yaşında bir çocuk annesiyim" diyerek genç gösteriyormuşçasına hava attı. işlem yapan kadın da nedense "ay inanmıyoooruuuum" diyerek buna gaz verdi... herhalda hesabını açtırırken, kendisinin de cebine iki kuruş sıkıştırırız diye düşündü hesap açan kadın.

bu arada bankadaki kadın bizimkinin mesleğini sorunca bizimki çok fena bozum oldu... "eeeaaavvv?" diye düşündü bir yığın. herhalde o dakika "çocuk annesi olmak"ın bir meslek olmadığını idrak ediyordu geriden gelen anne. zavallı işlem yapan kadın ise "yani öğrenci mi yazalım, öğretmen mi, mimar mı?.." diye gereksiz bi örneklendirme içine girdi vakit kazandırmak adına. bizimki "öğrenci"yi duyunca boş durur mu, yapıştırdı hemen "evet evet öğrenci yazalım!"ı. nası heyecanlandı öğrenci olduğunu hatırlayınca bi görseniz... indirim filan yapılacak sandı kendisine zaar, kursağında hevesler, kolunda bilezikler anne.

ben sıkılıp bi kenarda oturdum ama bunlar gülüşerek, muhabbet ederek felan olsun hesap açma işlemini uzattıkça uzattı. cuma günüydü ve afedersiniz bankadaki herkes gerizekalı bi çocuk gibi davranıyodu. gülüşmeler, şakalaşmalar... sanırım başına vurmuştu hepsinin cuma akşamı olması. bizim çocukluya bile bi ton şaka yaptılar. bizimki de pek eğlendi. ama ben çok sıkıldım. yine de "canım yaa sen de benimle o kadar bekledin, uğraştın, gel şurdan sana da bi minibank hesabı açalım, bi iş bankası kumbarası alalım" demedi. beklettikçe bekletti çocuklu üst-orta sınıf annesi...

bankada işler bitince kutu cafe'nin yolunu tuttuk. orda da çok barınamadık ama. benim arkaoda'ya gidip çalmam gerekiyodu ve bu bankalarda süründüren kadın resmen koca günümü yemişti. keşke ne biliyim bi okula gitseydim, bi ofise filan uğrasaydım. bomboş bi gündü. ama olsundu, sayemde çocuklu annenin de yastıkaltındaki paralarını akıtabileceği bi hesabı oldu. gün paralarını yatırabileceği bi bankası oldu. fena mı!..

vogue'da ne görse istediler






















geçen gün kuşluk vakti uyandım yine. saat nerdeyse öğlen 2'ye geliyordu. hemen bizim çocuklu anneyi aradım. nerde, ne yapıyordu, meraktaydım... değerli eşinin ekmek teknesine gitmiş, adamı lafa tutuyordu. hemen giyinip çıktım. bi de çıkmadan önce "vogue buldum evde, getiriyim mi?" dedim. "aaa getir getir!" dedi hemen çocuklums. "boşuna para vermiyim" diye ekledi hesapçı anne. ordan değerli eş "aa ben de merak ediyorum, getirsin" dedi. bu çıkışı yer yer ayıplamama rağmen çantaya kafam kadar ağır vogue'u atıp çıktım evden.

ekmek teknesinde bir süre vogue yorumladı bizim çocuklu anne çok biliyomuş gibi. yok hiçbi yeniliği yokmuş, yok çok da matah değilmiş. sanki dergiyi ben yapmışım gibi söyleniyordu bana. resmen paramla rezil oluyodum. "eeehhh yeter bee!" diyerek derginin cilt kısmıyla dirseğini ittirerek alıp çantama attım yerli malı vogue'u. ve "ben açıııım!" diye inledim teknenin ortasında. bizim kız irkildi. "hadi yımağaa!" diye kükrememden korkup önüme düştü ve kadife sokak'ın güzide restoranlarından birinde soğan ekmek filan yemeğe gittik.

yemekten sonra değerli eş alışverişe çıkmayı teklif etti. sanırım hala vogue'un etkisindeydi. mehmet günsür'ün kırmızı takım elbisesini beğenmiş gibi illa da moda'daki özel tasarım ürünleri satan dükkana gidelim diye ısrar etmeye başladı. kıramadık gittik. baktık ki değerli eş iki dakika sonra eline tişörtleri hırkaları almış geliyo. üstüne tuttuğunu kafasıyla onaylayarak satın alıyor. bu manzaradan güç alan tek çocuk annesi ise hemen bi elbise denemeye kalktı ama ben ona medium'un içine giremezsin demiştim... dinlemedi. dikişleri patlatmak pahasına denedi. beş dakika sonra kabinden çıktı ve "yok yeaa bol geldi" gibi züğürt tesellileriyle bizi dükkandan itekleyerek çıkardı. kabinden gelen yırtılma ve dar gelme seslerine bakılacak olursa, bi daha tükanın önünden geçecek yüzümüz kalmadı hiçbirimizin yemin ederim...

5 Mart 2010 Cuma

çocuğuna yaklaşımını tasvip etmedim






















geçen gün olması gerektiğinden çok daha erken saatte kalkınca ne yapacağımı şaşırdım. sıkıntıdan atladım gittim moda'dan bostancı'ya doğru. bu çocuklu annenin evinin önünden geçerken de bi arasam mı diye düşündüm ama vazgeçtim. tam bostancı'ya indim ki tek çocukludan bi telefon! "nerdesin ben yavrumlan kutu'ya gidiyorum. hadi geh!" nası moralim bozuldu. insan şimdi mi aranırdı... ama kembriçli de gelicek deyince dayanamadım. atladım geri döndüm.

kutu'ya vardığımda muhabbet o biçimdi. bizimki çoktan kahvaltıya gelmiş diğer eş dostla kaynaşmıştı bile. bir yandan da kızına çorba içiriyormuş gibi yaparak, küçüğün geri çevirdiği her kaşığı mideye indiriyo, sıcak çorbaları kursağından akıtıyor, zavallı bebenin tostundan umarsız ısırıklar alıyordu. zaten küçüğün üstünde o kadar çirkin bi elbise vardı ki, bu kadarı yapılmazdı... pembe çiçekli felan lc waikiki elbisesi bildiğin. normal hayatta yerleri silmeyeceği bu kıyafeti kızına giydirmiş olmasının da bahanesi hazırdı: küçüğün sevdiği birinden hediyeydi ve kıramamıştı. elbette yemedim ve bu elbiseyi özel bi törenle yakarak sevaba girmemiz gerektiğini zerkettim kendisine.

çok geçmeden bizimkinin sigara nöbeti geldi ve kembriçlimle kapının önüne çıktılar. bizim küçük huysuzlandığı için ben içerde o ve çirkin elbisesiyle kalarak resim yaptım. annesigilin, kembriçli'nin felan resmini çizdik birlikte. annesi döndüğünde karşılaştığı resimden çok hoşlandı her ne hikmetse. kağıtta duran yamuk yumuk saçları, garip taçı ve eğreti gibi kafasına bakarak çok mutlu oldu. sanırım daha önce hiç kendi portresini yaptırmamıştı birine. tatil köylerinde karakalemle iki dakkada portreni çizip veren evsiz ressam gibi amcalara da tabii paraya kıyıp iki çizik attırmamış belli...

biraz sonra kızını da alarak temizlik yapılan evinin yolunu tuttu tek çocuk annesi ve ekledi: "belki bizim kızı temizlikçiye bırakır, gelirim geri". nasıl da sosyalleşmeye aç annenin bu sözleri en çok küçüğü etkiledi. kızı temizlikçiye bırakırım'dan itibaren zavallı yavrucağın yüzündeki o düşüşü, o umutsuzluğu görmeliydiniz. ağlamak üzereydi. annesinin sosyallik uğruna kendisini gözden çıkarmaya yemin vermiş her yavrucak gibi o da biraz eksikti artık... örselenmişti fakir...

4 Mart 2010 Perşembe

donutçıya gitme ayıbı















tek çocuk annesi arkadaşım haftalardır donut sayıklıyordu. en son 'ben tekim başak' tarafından evlerine getirilen bi kutu donut'ı tek başına kısa sürede mideye indirmiş ve bu başarısıyla şaşkınlık yaratmıştı. o gün bugündür donut da donut der dururdu çocuklu anne... geçen caddede yeni bi donutçı açıldığını öğrenen aç anne, yavrusunu da yanına alarak bu mekanın yolunu tuttu geçtiğimiz gün. öncesinde de beni aramış, "hadi kadıköy'deysen gel" demişti. ben de akşam akşam ne donut'ı diyerek ve bir saat sonra djlik yapmaya başlayacağımdan gelemeyeceğimi kendisine uygun bir dille açıklayarak bu teklifini reddettim. böyle olacağını bilseydim, hiç reddeder miydim... (gizem ve merak ögesi)

bizimki donutçıya, ben de djliğe gitmiştim. kabinde geceye yeni yeni ısınıyordum ki telefonuma bir mesaj düştü. kulaklığı bir kenara koyarak, telefona gitti elim. yavaşça '1 yeni mesaj'ı açıyor, az sonra başıma gelecekleri bilmez şekilde meraklı gözlerle ekranda yazanları okuyordum... mesaj sadi'dendi. "çocuklu anne, değerli eş, bu birlikteliğin meyvesi, ben tekim başak, uğur ve ben donutçıdayız ve çok eğleniyoruz!". inanır mısınız, yıkıldım. çocuklu anne, benden yüz bulamayınca bütün yakın çevremi etrafına doldurmuş, adeta eğlenmekten ne yapacağını şaşırmıştı. hiç yakıştıramadım bu hareketi. o dost bildiğim sadi denen karikatürist de hemen böyle terbiyesizleşti. ne kadar ayıp, ne kadar yanlış bi şey.

bu tatsız olay sonrası çocuklu anne kendini, "sadilerle tesadüfen orda karşılaştık valla" filan diye müdafa etmeye çalıştı ama nafile. inanmadım. değerli eş ise gecenin ilerleyen dakikalarında çaldığım mekana gelerek, donutçıda nasıl sıkıldığını, çocuklu annenin paketletmeye çalıştığı 20'lik donutları nasıl eline vura vura geri bıraktırdığını filan anlatarak kalbimi bir kez daha onarmayı başardı. tek çocuk annesi o gece en az üç donutın imanına kakmış, bıraksalar daha da yiycekmiş, son zamanlarda kendini iyice yemeğe veren ve bu eğilimi geçmek bilmeyen anne.

2 Mart 2010 Salı

çerezimi yediler hep















pazar akşamı the fiery furnaces konseri sonrası doğrusu enerjim bitmemişti. yeterli randımanı alamamıştım gece için kendimden. ama eve birlikte döndüğümüz çocuklu anne, değerli eşi, kembriçli gözde ve modalı ece olsun hep çok yorgun insanlardı. özellikle tek çocuk yorgununa üç gecenin ağırlığı bi anda çökmüştü. arabaya binmeden önce kollarıma yığılır gibi oldu. tarkan hayranı gibi bayılacaktı nerdeyse. kendisinden o an için soğur gibi olsam da sonra üzülüp hemen öne bindirdik aracın. araçta sıkça ne kadar aç olduğumdan ve bi şeyler yeme önerilerimden bahsettim. ama bunlar hiç oralı olmadı. değerli eş karnını öfeleyerek ne kadar tok olduğunu ve ne de güzel bi akşam yemeği yemiş olduğunu belirtti. diğerleri de hiç aç olmadıklarını söyledi. ben de "en azından bi arkaoda'ya çek be!" dedim direksiyondaki değerli eşe. "en azından az laflarız"...

bunlar güya benim zorumla arkaoda'nın kapısına dayandı. resmen itiş kakış girdik içeri. sanki içerde altın dağıtıyollar. hele o çocuklu gözüdönmüşün bi koşuşu vardı ki bahçeye... ben böyle rizalet bi görüntü görmedim. önden gidip köşe koltuğu kapmak mıydı neydi amacı?.. biraz sonra siparişlerimizi verdik. ben de aç olduğumdan garson arkadaşa "masayı donat delikanlı!" direktifi verdim. hemen ardından delikanlı bi elinde cips, diğer elinde çerez kaseleriyle masamıza geldi. açlığın verdiği moral bozukluğu da vardı üzerimde. biraz içime kapanır katığımı yerim, sonra da muhabbete dahil olurum diye düşündüm. ben bunları düşünürken bizimkiler boş durmamış meğer. önüme baktım bi de ne göreyim!

kocce iki kaseye nasıl dadanmışlarsa artık, bi tek sevilmeyen yemişlerle birkaç parça cips artığı kalmıştı. önlerinden alan varmış gibi sözde tok bu insanlar göz göre göre aç insanın rıskıyla oynadı. her şeyi hep yedi. değerli eş yine midesini ovalıyordu. o an hepsine bi yabancılaştım. onlar da biraz utanarak bana acır gibi oldu. özellikle değerli eş epey üzülmüştü. delikanlıdan yemişleri tazelemesini rica ettikten sonra bizimkilere gözdağını verdim. bunlar da imana geldi de yeni gelenleri içkime katık ettim. gözlerim açıldı. tek çocuk annesinin gözü hala kavrulmuş mısırdaydı ama. her anlamda tam bir "tip" olan anne, kuruyemişte de en az sevilen, en sıkıcı yemişi bulmuş ve gönlünü ona kaptırmıştı elbet. şaşıracak değildim.

3'te 3 Yaptı!

















sonunda bu da oldu. tek çocuk bağımlısı anne, konserlerin esiri oldu. amma meraklısıymış konser işinin. pazar akşamı da indigo'da görüntülendi. the fiery furnaces'ı ömründe kaç kez dinlemişti acaba? yine de bu, konserde ön saflarda yer tutmasını engellemedi. yanına değerli eşini ve değerli elişini (kembriçli gözde) alarak bu gecenin yolunu tutmuştu.

konser filan güzeldi ama bizimki zırt pırt sigara içmeye çıkalım diye gerdi durdu bizleri. gözünde yine o sigarasızlığında beliren delifişek bakışlar vardı ve seğirtip duruyordu. korkumdan en azından kapıya kadar kendisine eşlik ettim ama merdivenlerin orda kendisini terkederek güvenlik mensuplarının arkasına saklana saklana geri bastım. sonuçta her ne kadar üzerimde kolsuz bir hırka da olsa altındaki yarım kolluyla o soğuğa çıkamazdım. içimde sadi'nin iron&wine tişörtü vardı ama "benim neyim eksik, hadi ben de kesiyim" diyerek makasın ucuyla dürte kese hiçbi şeye benzetemediğim yakasından içeri çok fazla soğuk alan bi tişörttü bu. korkum bir kez daha hastalanmaktı. çocuklu ayazı, soğuğu dinlemedi. yaka bağır açık sokaklara koştu elinde sigara.

geri döndüğünde değerli eşiyle merdiven köşesinde özel bi şey konuşmaya başladılar. biz de gözde'yle merak edip, sık sık önlerinden geçiyomuş gibi yaparak dinlemeye çalıştık. ama meğer pek önemli bi şey diilmiş. zaten gözde gecenin başında vestiyerin yanında albümlerini tişörtlerini filan satan bayan fiery furnaces elemanına montunu vermeye çalışmış ve kendisinden anlamamış bir "hi!" cevabı almasıyla birlikte duruma ayması bir olmuştu. bu rezillikten sonra bir de konserle ilgilenmiyomuş gibi tavırlar içine girmeyi göze alamayan kembriçlim çareyi bu eşsiz performansı dinliyormuş gibi yapmakta buldu.

ben ise utançtan sadilerin yanına giderek kendisiyle birlikte sağa sola eğilimli danslar gerçekleştirerek gecenin stresini üzerimden atmaya çalıştım. çocuklu anne hala afedersin kuduz gibi bakıyodu merdiven altından. gözlerine "üç gece üst üste konser"lemekten kan oturmuştu resmen. (zombilerin düğünü style) ((eve birlikte dönerken hep ödüm patladı))

28 Şubat 2010 Pazar

iyice konser bağımlısı oldu















bizimki önceki akşamki konserde bolca eğlenmiş. ancak konserin kısalığı bizimkinin canını sıkmış. doyasıya eğlenememiş olacak ki, dün yine gecelerdeydi bizim çocuklu anne. kadıköy barlar sokağı'nı kendine mekan tutmuş, yanına kembriçli gözde ve dex'i alarak, o bar senin bu bar senin gezerken sucukçunun önünde rastlaştığımız çocuklums ve çetesi daha sonra art diktatör performansını doyasıya yaşamak adına beni panik atak atmosferine sürükledi. elbette reddettim ama çocuklu dinler mi, yapıştırdı cevabı.

baktım iyiden iyiye kalabalık oldu ortam aynen arkaoda'ya kaçışlara yöneldim. yokluğumu farketmesin diye benim gibi dalgalı, saçma sapan saçlı birkaç tanıdığı yerime bıraktım. "üç dakikada bir kulağını ağzının yanına tutarak ne söylediğini dinle ve sessizce gül" diye tembihledim yerime bıraktığımı. ne de olsa çocuklu anneyle sağlam bir dostluğun temeli buna dayanıyordu.

biraz sonra arkaoda'ya çoktan gelmişti bile bizim ekip. belli ki yerime sevememiş ve beni aramıştı gözleri. gece boyunca içti içti danslar etti, türlü kepazeliğin aranan ismi oldu yine. bi ara iki kolunu havaya kaldırarak hız aldı. dedim yandık, kesin parende atacak. hemen etrafını açtık ki üstümüze başımıza düşmesin. gerindi gerindi ama mekanı dar buldu zaar atmadı parendeyi çocuklu kadın. sigara içmeye çıktı onun yerine. bütün gece baca gibi içti dertli midir nedir anne. bir yandan da değerli eşe kesik bakışlar atıyor, adeta gözlerinde sevginin sıcak yüzünü gösteriyordu etrafa. bu sevgi yumağından sıkılarak genç arkadaşlarımla "gece daha bitmedi arkadaşlaaaar hadi başka bir gece kulübüneee! hurrraaaa!" şeklinde oradan ayrıldık.

koca kadına gel desek gelicekti resmen, öylesi açtı eğlenceye, şu saat olmuş...

26 Şubat 2010 Cuma

bensiz ilk konseri















çocuklu anneyle bugün konuştuğumuzda kızını almış evden uzaklaşıyordu. ama korkmayın değerli eşle bir tatsızlık yaşadığından değil, kızı anasıgile bırakıp eğlenmeye gitmek için yapıyordu bunu. dediğini de yaptı çocuklu. karşıda bir başka evli olan, güzel ama evli arkadaşıyla buluşup babeylon'un yolunu tuttu. şimdi, şu dakikalarda gudrun gut konserinde fink atıyor, adeta eğlenceye doyuyollardır kesin...

bu, bi anlamda çocuklunun bensiz ilk konseri. çünkü ben yorgun ve bitkin olduğumdan evde oturmayı seçtim bu güzel cuma akşamında. kembriçli gözde de karşıda bi arkadaşlarıyla buluşmuş ve bana ayıbın büyüğü yapılmıştı. adeta herkes kendi aleminde mutluydu. bana da evde karı gibi türk dizisi izleyerek çekirdek çitlemek kalmıştı. "karı" adlı çıkışım için özür dilerim ama işleri bu noktaya ben getirmedim. çünkü eğlenmek, gülmek, doyasıya kafaları çekip karıya kıza sarkmak benim de hakkımdı. (bu ikinci "karı" kelimesi için özür dilemiycem. belli ki huyum oldu artık.)

kısacası, annenin konserde yaşadıklarını gözlemleyemedim belki ama ajanlarımı bu mekana saldım. kendisini gece boyu gözlemleyip bana bildirecekler... terso bi durum olur da çok eğlenip, peçeteye istek parça yazıp sahneye yollatırsan filan, yaktım seni çocuklu zamane!..

22 Şubat 2010 Pazartesi

arkadaşa sürpriz doğumgünü - final













az önce dizinin bitmesine 5 saniye kala reklamlar girmiş ve bizi çok sinirlendirmişti. izleyici olarak resmen bize şerefsizlik yapılıyodu. işte ordan devam ediyorum:

off bir de ne göreyim! bizim çocuklu anne evde ne kadar konserve bezelye, mısır, havuç varsa tabaklara bölüştürmüş, onları yoğurtlu mayonezli bi hale getirmiş, bi tanesine de az patates kıymış, fırına atmış filan saçma sapan şeyler... doldurmuş masayı... yemin ederim kısa boylu biber turşusu bile vardı. zehir gibiydi. tüm tadım kaçtı. yanına da çay ve soğuk meşrubat verdi çocuklu anne. rizalet bi görüntüydü ama kumpir içi gibi olan o fırınlı şeyden yedim. güzeldi. eline emeğine sağlıktı, belki de yüreğine sağlıktı o anne kokan annenin...

dex yiyecekleri fazla kaçırmıştı. bu nedenle işten gelmiş kıyafetine aldırmadan kalkıp oynamaya başladı. hepimiz şok olmuştuk ama bir yandan da birbirimize bakıp "deli yaaa" diye gülüşüyor ve resmen çok eğleniyorduk. çocuklu anne hemen gelip müziği filan kapadı. hep gürültü etmeyin alt komşu kızıyo filan gibisinden bizi gerdi. meğer derdi balkonda sigara içecek arkadaş bulmakmış. huysuzlanmasından anlamalıydım. ben önündeki yemek bitti sandım, ona çay filan koyacaktım ama sigarasını içince huysuzluğu geçti.

gecenin sonlarına doğru benim ufak bi işim çıktı. yarım saatliğine yanlarından ayrıldım. geri dödüğümde bi de ne göreyim... off var yaa... değerli eş gelip masaya oturmuştu resmen. ama herkes nasıl sıkılmış. ben yokken ortalık iyice sessizleşmiş. az önce elli kollu sapık sapık danslar yapan dex, ehlileşmiş oturuyodu. ben tekim başak süzüldükçe süzülüyor, kembriçlim parmağını saçına dolayarak depresif eğilimler sergiliyordu. çocuklu anne kendini püsküüte vermiş, nedense pamuk prenses kostümü giydirilmiş küçük meyve ortada deli gibi dönüyordu. bu zamana kadar orda sessizce oturan ablamgil bile içine kapanmıştı. bu tabloyu görünce çok üzüldüm ve hemen birkaç kişiyi hedef alan şakalarımla hepsini güldürdüm. her birine laflar sokan şakalarım zaman içinde hoş karşılanmadı ve evlere dağıldık.

olsun ama yine de güzel bi geceydi. (bence ben çok komiğim) (gülüyolar mı diye şaka sonrası yüzlerine baktıklarım nezaketen değil çok içten güldü bence) (değerli eş çok sıkılmıştı yaa, onu öyle görmek beni çok üzdü, hala etkisinden kurtulamıyorum) (pamuk prenses kostümünü de hehehe anlamadım)

yazı dizisi: arkadaşa sürpriz doğumgünü















previously on tek çocuk annesi:
bir önceki postta size her şeyi anlattım. bir daha özetliycek halim yok, zati üç paragraf yazmışım. açın okuyun.

yeni bölüm:
acaba yetişebilecek miydim? evet tam bunları düşünürken ekran donmuş ve jenerik akmaya başlamıştı. daha sonra ben evde çok oyalandım ve yetişemedim. geçen bölümün finali sırf merak ettirme amaçlıydı. çünkü esas olayı hemen başta yaratıp bu bölümün heyecanını kaçıramazdım.

işte bütün bu düşüncelerle yoldaydım. sahilden gitmekle hayatımın hatasını yapmış, adeta 5'le giden sarı dolmuşta gençliğimi solduruyordum. yola çıkarken heyecan dolu gibi olan yüzüm, daha kadıköy'e yaklaşmadan sirke satmaya başlamış, dolmuşta bir yalnız gibi pencere camlarında hayat ışığı arıyor, yakın çevrem ve dostlarıma mesajlarda avuntu bulmaya çalışıyordum. afedersin şerefsiz maç yüzünden geciktim resmen. maç varmış meğer, ben ne biliyim (entel doğmayı, futbol sevmemeyi ben seçmedim) (ben mi istedim doğmayı) (isyanım yaradana) (felsefe bölümü 2. sınıf talebesiyim, kusura bakmayın)...

çocuklu anne art arda mesajlar atıyor, nerde kaldığımı soruyor. benim biraz çekindiğim 'ben tekim başak'ı arattırıp bana gözdağı vermeye çalışıyordu. ama elimden gelen bi şey yoktu. ben şöfere "abi daha hızlı gidemez miyiz? benim biraz acelem var da..." dedikçe şöför oralı olmuyor, "haspin allaaah" gibilerinden başını iki yana sallıyordu. doğrusu bu artist şöföre de iyiden iyiye gıcık olmuştum. elime verseler kuru odunla vura vura döverdim ben bunu kesin. ama stadın orda sıkılıp indim. çareyi yürümekte, bu güzel günde havayı teneffüs etmekte buldum.

çocuklu anne biraz sonra arayıp "biz sürprizi yaptık. istersen sen gelme" dedi. oha nasıl da gücenmiştim. sanki benim elimdeydi. arkadan da kembriçli gözde'nin olsun, ben tekim başak'ın olsun, dex'in ve tek çocuk annesinin meyvesinin olsun kahkaha dolu sesleri geliyordu. beş on dakka sonra yanlarına gittim. aaaooovvv bi de ne göreyim, keşke gitmez olaydım. devamı haftaya... (acaba ne gördüm?) (heyecanlı bekleyiş) (seneye görüşürüz)

arkadaşa sürpriz doğumgünü partisi hazırlığı














bi haftasonu çıkamadı ya, çatladı çatladı... ne yapsam etsem de kaçırdığım eğlencenin eşdeğerinde bir gece tertiplesem diye geceler günler boyu düşünmüş olacak ki çocuklu anne, bugün öğlen aramış, seri katil dexter görünümlü dünyanın en iyi insanı arkadaşımıza sürpriz doğumgünü tertipleme fikri ortaya atıyor. genç anne, hem dex'in doğumgünü şerefine bir araya gelelim, hem de haftasonu kaçırdığı muhabbetlerden haberdar olsun diye düzenlemeye çalıştığı bu gece için benden olumlu yanıtı aldı. çünkü üzüldüm fakire. onu mutlu etmek istedim. ama o bunu anlamadı. anlamadığı gibi bir de "erken gel! geç kalma, yakarım. vakitli gel. adamı hasta etme, hep geç saate kalıyosun, kırıcam boynuzunu, sus daavut!" gibilerinden o anki kızgınlıkla "bizimkiler"e bağladı.

bir de sinsi plan yapmış. bak bak plana bak allasen. bu dex arkadaşımıza sürprizi çok açık etmemek adına toplu mesaj süsü verilmiş "hep birlikte film izliycez, hadi gelin" benzeri bi mesaj atmış. ama bi tek buna atmış. çocuklu anne tedirgin oldu sonradan. "lan bunun telefonu ayfon. acaba görünüyo mudur mesajın sadece buna gittiği?" filan gibi cehalet ve yeni teknolojilerden uzak tedirginlikleriyle benim canımı sıktı. ben ne biliyim görünüyo mudur? aklı sıra ericsson 688 telefonumun çağdışılığını göstermek adına böyle bir yola başvurdu bu rencide edici anne. ne var yani ben seviyorum. telsiz gibi. her yerden de çekiyo. hem de anteni var (bence süper).

neyse gel zaman git zaman akşamki eğlence yaklaştı. saatler 8'i göstermeden orda olmalıydım. acaba yetişebilecek miydim. yoksa yetişemeyecek miydim? peki diğerleri yetişebilecek miydi? yoksa onlar da mı yetişemeyecekti? malum, iş çıkış saatiydi. öyle değil miydi? işte tüm bu merak edilen soruları bir başka post'ta yanıtlıycam ki hem merak olgusunu ayakta tutabileyim, hem de ne biliyim buralar böyle biraz dolu görünsün...

17 Şubat 2010 Çarşamba

yeniden şişmanlamasından korkuyorum

















tek çocuk annesi, son günlerde iyice yemeğe vurdu kendini. ne zaman konuşsak ya yediği bi yemekten bahseder ya da o sırada ağzında nimet olmasına rağmen yine de utanmadan konuşur oldu. ara sıra da yediklerinden övgü dolu sözcüklerle bahsederek ağzını şaplatıyor. sanırım kilo alacak çok yakında. zaten kilolu hallerini biliyoruz. ben şahsen doğum öncesi ürkütücü zamanlarından kalma fotoğrafları görünce bile fenalaştım. bileklerimi kolonyalarla ovarak kendime getirildim. bir daha öyle bi tabloyla karşılaşırsam öyle bi şeyin arkadaşı olacağımdan emin değilim.

bizimki bu iştahlı durumunu "öğrenciyim ya artık hep açım" adlı çirkin sözleriyle açıkladı. gerçekten de öyle. utanmasam cebine harçlık koyucam. öyle azman, öyle doymaz, öyle gençruhlu bi hal aldı. geçen de okulda gezerken can sıkıntısından (bak bak bahaneye bak) yolu öğrenci işlerinden geçmiş ve "ne zaman vereceğniz pasomuzu?" diye kapılarına dayanmış yetkililerin. yemin ederim öğrenci akbilini kafaya taktı bu. ergen gibi boğazına da düşkünlüğü arttı. yakında benjamin rolüyle brad pitt'in alamadığı oscar'a da talip olur tersine yaşlanan böyle bi garip, evlerden ırak anne!

pandomimci anne

geçen pazar yine son derece atmosferik bir konserin pençesine düştük. bağlama gibi ses çıkaran gitarıyla sokak sokak gezip müzik yapan körlere yakın sesler çıkarmasına rağmen yine de çok etkileyen ecnebi bir yaşlı arkadaşın konseriydi bu. kırmızı ışık ve konseri izlemeye gelmişlerden kendini kaptırıp sessizliği düzenli el çırpmalarıyla bozan manyağın biri yüzünden kısa sürede panik atak tehlikesiyle yüz yüze geldim. bu nedenle iki kat alttaki bahçeye inerek biraz sakinleşmeye karar verdim. elbette bahçede beklenen bir isim, tek çocuk annesi, kurulmuş oturuyordu.

onu es geçerek, daha genç, daha dinamik bir grup arkadaşımın masasına geçtim. o da kendi yaş grubuna hitap etti gece boyu. ilerleyen saatlerde tuvalete gittiğim bi ara geri bi döndüm ki ne göreyim! gençler masasındaki dört arkadaşım kendi aralarında ikili sohbete tutulmuş, beni ısrarla aralarına almıyorlardı. hemen her konuda iki grupla da paylaşacağım, onların yaşadıklarına benzer, onları anlayan, yanlarında olan anektodlarla doluydum ama iki grupta da laf hiç kesilecek gibi bi noktaya gelmiyordu. artık iyice canım sıkılmıştı muhabbete girmeye çalışıp, her şeyi başımla onaylamaktan... vurdum kapıyı çocuklu annenin masasına koştum hemen.

beni en iyi anlayacak çocuklu anneyi gittiğimde gördüğüm hal, içler acısıydı. anne de benim gibi iki konuşan grubun arasında kalmış, bir de orta ve köşelerinde sıkışmıştı. dışarı çıkmak istese iki grubu da bölecek ve bunu yapamayacak kadar nazik biri gibi de oturdukça oturmuş, sıkıntıdan patlamıştı. masalarında, kendisinin yüzünü, yanındaki delikanlının muhabbet etmek için öne eğildiği sıralarda kestirebildiğim şekilde bir yer bulup oturdum. tam biraz laflıyorduk ki, yanındaki delikanlı sırtını yasladı ve görüş alanımız kapandı. bu sefer de delikanlı beni lafa tutmuş ve house dizisi hakkında fikir teatrisi içine çekmişti. arkadan da çocuklu anne ağız göz oynatmaya başladı hemen.

delikanlının her kelimesini pandomim sanatıyla adeta bedene getiriyor, resmediyordu çocuklu anne, delikanlının ardından. delikanlı house dediğinde, eliyle kafasının üstüne çatı yaparak ev oluyor, doktor dediğinde kulağına taktığı hayali stateskopla delikanlının sırtını dinliyormuş gibi yapıyordu. konu ugly betty'den açıldığında ise betty'yi tarif eden yüz ve mimiklerini burda anlatamıycam bile, resmen moralimi bozdu koca kadını böylesi akrobatlıklar peşinde koşarken görmek. neyse zaten ben de dayanamadım. bunu o köşeye sıkışmışlığına terkedip, gençlerin yanında soluğu aldım kısa süre sonra. masaya taze kan geldiğini nihayet fark eden genç kızlar, sonunda benimle ilgilenmeye, el kol hareketleri yaparak bana temas etmeye başladı... hoşuma gitti bu.

14 Şubat 2010 Pazar

değerli eş korkuttu















dün gece tatsız bir olay yaşandı. yine içip içip azıtma namına formda olduğumuz bir gündü. özellikle çocuklu anne yine çocuğu anasıgile bırakmış, dansta birinciliğe oynamaya yemin etmişti. güzel bir ortam vardı. neden sonra bizim saygı değerli eş, birden kafasını tutup, yanaklarındaki ateşi elinin tersiyle ölçerek, "aaaooovvv"u bastı! belli ki fenalaşmıştı.

hep birlikte olay yerine, barın köşesine intikal ettik tabii hemen. çocuklu anne dizlerini dövmeye başlayarak "nen var yiğidim... konuş, bir şeyler söyle!" diye bağırıp, olay yaratarak hepimizin arasından sivrilmeye çalışıyor, bu basit rahatsızlığı dramatize ederek tribünlere oynuyordu. biz de değerli eş için elimizden gelenin ne olduğunu bulup, anlayabilmek adına meraklı gözlerle ona bakıyor ve diğer yandan da birbirimize fikir danışıyorduk. değerli eş, "bi soğuk ayran iç, kendine gelirsin" gibisinden önerilerimize kulak asmaksızın, kendini iyi hissetmediğini, eve gitmek istediğini dile getirdi. hepimiz anlayışla karşıladık. ama bizim çocuklu anne fena bozum oldu.

bugün için günler öncesinden hazırlıklara başlayan ve bu güzel cumartesi geldiğinde ise arkadaşlarıyla birlikte eğlencenin, mutluluğun tadını çıkarmayı hedefleyen çocuk annesi, erkenden, en azından gece bitmeden evin yolunu tutmak zorunda olmanın haksız gururunu yaşıyordu. çok üzgündü ve aklı kesinlikle bizde kalmıştı. ama yapacak bi şey yoktu. eşlik konumu, hayat arkadaşlığı konumu elbette ki hepimizin önündeydi. o da alkolünü sevdiği bir arkadaşına emanet ederek, eşinin koluna girip evinin yolunu tuttu boynu bükük.

arkasından ne eğlence koptu ama var ya! hep kaçırdı fakir.

sevgililer günü kutlu olsun yine de






















çocuklu anne ve değerli eşinin sevgililer gününü kutlamadan edemedim. bu güzel sevgililiğin meyvesinin de yanaklarını mıncıraydım keşke elimde fırsat varken. bu güzel kutlama post'unu ablamgile gelen sevgililer günü hediyesiyle süslemek istedim. vibrasyonlu masaj yastığı afedersin.

bir cuma gecesine daha kan doğradı















geçen cuma akşamı, tek çocuk annesi yine insanı yaradana sığındıran ölçüde içip içip azıttı. olay çıkardı resmen. barın olduğu sokaktaki kapıları yumlukladı. zillere basıp kaçtı kocce kadın.

işte bunun gibi cümleler kurmak isterdim size. ama aynı bir ayşe özyılmazel gibi heyecanlı giriş yapıp gerisini getirememekten öteye gidemedim yine (radikal cumartesi gibi olmadık yerde popüler kültür eleştirisi yapmak). çünkü çocuklu anne götürtmedi ileriye. yine hanım hanımcık alkolünü aldı, arkadaşlarıyla oynadı, danslar, figürler etti, sohbetler, muhabbetler, dedikodular olsun... sonra da değerli eş olan beyini alıp evinin yolunu tuttu.

ama hop ordaydı, hop burdaydı tüm gece. hangi masaya gitsem, bir yandan anlattığı şeyin cümlelerini sürdürüp bir yandan da "ha sen mi geldin? geç otur hadi, lafımı kesme, şişlerim." bakışları attı. gözleriyle tehdit etti tüm gece. gözlerine dikkat et sen çizmeyi aşıyorsun, herkesin bir sabrı var bardağı taşırıyorsun diye giricektim yoncimik style. ama o an ambians, ortam felan olsun, müsait diildi. tüm potansiyel sahne şovumu alarak yanından uzaklaştım çocuklunun.

bir güzel gecede daha her diyalog içine girme ihtimalim olan grup sohbetini engelledi. ignore etti, ettirdi çocuklums. olsun ama en azından bu sefer şık giyinmesini bilmişti. yoksa çok ağır konuşurdum.

10 Şubat 2010 Çarşamba

elalemin günahını aldılar











geçen cumartesi yorucu housewarming partisi hepimizi yormuştu. pazar sabahı yine çocuklu annenin evinde toplaşıp hem kahvaltı yaptık, hem kahve içtik, hem de epey dedikodu yaptı bunlar, ben o kısımda kendimi önemli ölçüde geri çekmeyi bildim. 'kembriçli gözde' ve 'ben tekim başak' gittiğimde çoktan çocuklu annenin mutfak masasına dizilmiş, muhabbete başlamıştı. dün gecenin şık ve rüküşlerini tartışıyor, partide içip içip rezalet çıkaran birileri olup olmadığına dair kafa yoruyor, küçük hesaplar peşinde koşarak bire bin katıyollardı. böylesi muhabbetten acayip tiskinirim. o yüzden hemen irite oldum. yine de gece boyunca tenhada kıstırılarak öğrendiğim dedikoduları kendileriyle paylaşmak zorunda bırakıldım ve arkaoda'ya gidene dek evde kapalı kapılar ardında yaşananları bir bir ortaya döktüm.

evde tuvalet kapısı dışındaki tüm kapılar gece boyunca açık kaldığından yaşanan pek bir şey olmamıştı. ben de tabii olmamışı olmuş gibi anlatarak açılmamış yakalar açtım. bu kadar meraklı kadını bir arada bulmuşken bizim temel durur mu, yapıştırmış cevabı. kaka bir yana, ben bi tek dedikoduyu seveni severim. dedikodunun kendisinden haaazetmem. zaten değerli eşin de aramıza katılmasıyla sinema, edebiyat ve modern toplum konularına yoğunlaştık. yani komik youtube videoları, sevdiğimiz karikatürler ve "ne olacağıdı bu fenerin hali?" gibi konuları enine boyuna masaya yatırdık...

türk kahvem bitince tersine de çevirdim ama bakan olmadı. yine de çocuklu anneyi "buzdolapta böylece kalsın, bi dahaki sefere bu fincanı tekrardan gündeme getireceğim" şeklinde tembihledim. inşallah bi terbiyesizlik edip suya tutup çalkalamadın içi kabarmış falı, bi tek benim aleyhime durumlarda evhanımlığı tutan bir çocuk annesi...

arkadaş avcısı













bizimkini okula yazdırdık bildiğiniz gibi.yüksek lisans adı altında, yıllar sonra yeniden okullu olmanın gururunu yaşıyo bizim çocuklu anne. allah nazardan saklasın çok da güzel okuyo. ne zaman arasam okulunda, dersinde, veyahut kantininde. okulun semtinden ayrılmıyo. biz de yakın çevresi olarak takdir ediyoruz elbette.

dün hem bi halini hatrını soriyim, hem de okuldaki durumunu öğreneyim diye aradım kendisini. yeni dersten çıkmış, telaşlıydı. daha şimdiden ders notlarının, bilmem neyin derdine düşmüş anne denecek yaştaki öğrenci anne. bi de sınıftan kendi gibi bi öğrenci kestirmiş gözüne. "ben şununla bi yakın arkadaş oliyim de hangi hoca nasıldır, hangi dersi almak lazım bi etraflıca öğreniyim." diyo sinsice. yüksek öğreniminde bile alçaktan seyrediyo yani bizim bir çocuk annesi.

kantinde gözüne kestirdiği bu arkadaşını ararken bir yandan da yeni eğitim yuvasındaki öğretmenlerini ve diğer şeyleri de eleştirmekten geri kalmadı burnu büyük gibi. hemen ilk günden notunu vermiş herkesin liseli gibi anne. bi tane öğretmeni için "bana takık yaaa." bile dedi. öylesi heyecanlı, öylesi bıraktığı yerden devam, öylesi asibaş işte...

ne diyim, inşallah kantinde aradığı o kızı yaştaki öğrenciyle arkadaşlık kurmuştur da bari öğretmen sanıp yanına gelip soru soranlardan kurtulur çocuklu anne...

7 Şubat 2010 Pazar

ve nihayet housewarming party!

ama ne eğlendik! danslar mı etmedik, kafamızın üstünde mi dönmedik, parendeler atarak birbirimizi mi selamlamadık, neler neler...

yok lan parende kısmını abarttım. ama çocuklu anne yaşına başına bakmadan kafasının üstünde dönmelere, bi takım hızlı figürlere yeşil ışık yakmadı değil. adeta gaza gelmiş, tüm sevdikleri etrafını doldurdukça orta yere bombalama atlamalara kalkmıştı. yine de duygu dolu bi ortam gibiydi. ne de olsa yakın çevremizin önde gelen, gelmeyen herkesi bir aradaydı. tek tük eksikler de vardı elbette. ama o da nazar boncuğuydu adeta. zaten onlar da olmuş olsa ve allah saklasın evde bi yangın, bi afet olsa, kadıköy semti sanat camiası önemli bir yara alırdı. "the day the art died" diye anılabilirdi o gün. yine allah korudu.

onca adam bir de toplu fotoğraf çekildik. valla biri beni ayağıyla fena ezikledi o hengamede. o kişiyi o an tespit edemedim. ortalık ana baba günüydü. bedava içkiyi, çıtır çerezi duyan gelmişti. dansa, eğlenceye doymaktı, hep birlikte eğlenmekti amaç. ama değerli eş iyi bir müzik koleksiyoneri olduğundan hep entel şarkılar çaldılar. figürlerim için uygun bi müzik değildi bu. ben umduğumu bulamadım doğrusu. içki olsun, çerez olsun zaten bunlar sıkça tükettiğim şeylerdi. ama fakir fukara sevindi.

çocuklu annenin yaptığı kuskuslu makarna salatasını anlamadım. ama yedim ondan. sonuçta ortada bir emek vardı ve buna kayıtsız kalamazdım. sebzeli börek de yapmıştı, ondan da gelip gidip tırtıkladım. üç dakikada koca tepsinin dibini gördük hep birlikte. meğer millet akşam yemeğini de aradan çıkarırız diye düşünmüş. bazı madrabazlar gece boyunca açık büfe şeklindeki masanın etrafından bi an olsun ayrılmadı. bazısı sandalye çekip oturuyor, hem kendini hem de evsahibi çifti zor duruma düşürüyordu. özellikle de servise engel oldular, her şeyi hep yediler. olsun bal şeker olsun ama böyle terbiyesizlik de görmedim. masanın imanına kakmışlar!

misafirlerini sıkça zorlu kış şartları altında beklenen tadı vermeyen terasında sigara içirtti çocuklu çift. gerçi içerlerde de kaçak içenler oldu hep. ben ailenin yakın bi dostu olarak kendilerini çeşitli defalar tenkit ettim ama üzerime yürüyenler filan olunca naalet ederek gittim yanlarından. bazı insanlar, yakınım dediğimler nezaketten, incelikten uzakmışlar, karambolde terliğime bile el koyan oldu. gece boyunca onca içini ısıtmışıdım. terasa çıkarken ben de mecburen küçük yavrunun kenarda bulduğum mini terliklerine ayak başparmağı takarak aralarna karıştım. tehdit dolu dakikalardı, hatırlamak istemiyorum...

gecenin ilerleyen saatlerinde çocuklu anne ve değerli eşi, sanırım hem gelen hediyeleri yeterli ve çok da kullanışlı bulmayarak, hem de eve daha fazla eziyet etmeyelim diye bizi kovalamaya başladılar. özellikle çocuklu annenin bi takım esneme hareketleri, değerli eşin uyku dansları çok kırıcıydı. bizi kadıköy'ün uğrak mekanı dans kulüplerine yönlendiriyor, arkamızdan geliyomuş gibi de montlarını giyer gibi yapıyorlardı. adeta çocuk yaştakileri kandırmaktı niyetleri. tabi ben kanmadım ve geceye damgamı vurdum her şekilde. sonrasında bu tenkitlere daha fazla direnemeyerek arkaoda'da kafaları çekmeye gittik. orda da bazı aksilikler oldu. isim vermiycem ama bence bazı arkadaşların gözü değdi ve nazar çıktı. bilirsiniz, renkli gözlülerde nazar olur. (zan altı)


p.s. toplu çekim fotosu henüz elime ulaşmadı, ulaştığında -çirkin çıkmadıysam- belki de buraya fişeklerim sonuçta bana kalmış. ama şimdilik bu, eve giderken yolda çekilen resmimizle idare edin (beklenen şaka) (son şakasını yaptı)

6 Şubat 2010 Cumartesi

ıslah oldu


















Elbette ki yanılmadım. Dün sabah beni uykumdan uyandıran telefon yakın arkadaşım tek çocuk annesinden gelmişti. Artık burdaki sitem dolu satırlarımı mı okudu, eşinden dostundan yanlış yaptığına dair telefonlar mı aldı bilemem. Telefonda bana "Tamam, yarına erteledim housewarming'i. Ya ne yapsaydım, en sevdiğim arkadaşım olan seni mi kıracağıdım" gibi sözler söyledi diye hatırlıyorum. Uyku sersemiydim ama hatrımdakiler bunlar.

İşte ben de bu nedenle tek çocukluyla kısa süreli barış imzaladım. Birkaç saat sonra evindeki partiye iştirak edicem ve aramızdaki bu ufak tatsızlığı unutmaya çalışıcam. Ne de olsa var yok bi tane çocuklu arkadaşım var, onla da aramı açacak değilim. Bu nedenle resimde görünen fotoğrafı koydum buraya. Bu fotoğrafta bir grup iyi insan ıslah edilmek üzere olan bir meranın açılışını yapıyor. Çocuklu anne de ıslah olduğundan, ben de onun semtine gidip evinin açılışını yapma kararı aldım. Fena mı yaptım!..

4 Şubat 2010 Perşembe

desperate housewarming (silme isyan)















vay insafsız anne! görüyo musun şu yaptığını!.. onca aydır planla programla, sonunda safdışı bırakıl! (bırakıt) olacak iş değil!

evet, sonunda bu da oldu ve çocuklu anne beni aylar önce taşındığı ama pintilikten, herkesi denk düşerememekten (bu da bahanesi) bi türlü ayarlamak bilmediği housewarming'i tutup benim dj'lik yapacağım saatler arasında ve o gün yapmaya karar verdi. bu terbiyesizlik, ayıp gibi etmek değil de nedir, soruyorum! gelip ortalık yere ayıbını yapsa, kabahatini yapsa böyle etkilenmezdim, böylesi içselleştirmezdim sevgili dümbük...

bir de utanması, sıkılması yokmuş gibi, "e sen de işin bitince, sonuna doğru gelirsin canım, ne var!" demez mi... sanki erken gelsem bi rezalet çıkarıcam, elalemin karısına kızına sakız olucam!

vay be! sonunda bunu da yaptın, ha çocuklu anne! beni çok kırdın, bunu bil... ama ev ısıtma partine beni çağırmamaya çalışarak, kış boyu senin ve evinin üzerinde anti-katalitik etkisi yaratma ihtimalimi de göze almış oldun böylece. yine de sana değil ama sabi sübyana kıyamam da ondan kötülük, fenalık etmem sana. o değerli eşine, o çocuk yaştaki çocuğuna dua et sen. yoksa çok fena kalbini kırmıştım senin.

bir daha da beni okullardan, kantinlerden, muhallebicilerden arama. zaten yarın, dörüsü gün yeni arkadaşlar da bulursun. beni istemezsin yanında. hoş, zaten istemiyordun, hep utanıyordun ya, neyse... yarın da eğlenin. sen ve yakın çevren, bolca gülüp, "iyi ki o çocuk yaşta arkadaşın aramıza karışıp bizi sıkmadı" deyin hep! benim boş bıraktığım koltuğa bakıp içlenmeni, "keşke o da aramızda olsaydı..." diye düşünmeni zaten istemem. çünkü zaten öyle düşünseydin, böylesi insanlık ayıbı işlemezdin.

son olarak, "çıkışta biz de zaten yanına geliriz hep beraber" deyip gönlümü almaya çalışıyorsun ya, ona da inanmadım, çocuklu anne. beni tarabya'da bir kata, bi de beş para etmez bi cep telefonuna, veyahut ev sıcaklığında bi çıtır çereze tercih ettin. ve belki de beni kaybettin çocuklu! şu an emin olamıyorum, bunu okuyup telefon edersen fikrimi değiştirebilirim. gerçi tabii o sırada ben çok uzaklarda olucam kesin.

beni arama
(özellikle sonuna nokta koymadım ki, -me, -ma olumsuz ek gibi değil de 'isim yapan ek' olarak da görünsün.)

2 Şubat 2010 Salı

kuşak farkı

bizim çocuklu annenin cumartesi günü evinde verdiği daveti daha önce anlatmıştım. beş çayı gibi toplaşma, çocukların kıyasıya bir tizlere çıkma maratonuna dönüşmüş, tenor ve soprano bebeler yeteneklerini yarıştırmıştı bu günde. işte o gün, bir başka misafiri de vardı çocuklu annenin: kendi annesi. tam patates salatası artığımı yerken aniden kapı çaldı ve tek çocuk ananesi "günden geliyorum" diyerek apar topar içeri girdi. iyi gibi, konuşkan gibi bi ananeydi. tek çocuk annesiyle dostluğumuz yıllara dayansa da annesiyle yeni tanışıyordum. ama annesi beni tanıyor gibiydi. meğer bahsim çok geçmiş. bizimki tabi hemen inkar itti ve suçu sabiye attı. anane de "hee evet, aslında bizim bebeden duydum daha çok" dedi hemen. bebe, o sırada televizyonun önünden geçenleri, görüş açısını engelleyenleri sert bir dille uyarıyor ve adeta "ben bahsetmedim" mesajı veriyordu...

akşam çocuklu annenin itirafına göre, annesi beni pek sevmiş. "o çocuk ne iş yapıyo, ne mezunu?" diye sormuş. bizimki de tabi "o hala okuyo" diyememiş utancından. geçiştirmiş ananeyi. benden utanıyo hala. burdan sana bir çift sözüm var tek çocuk annesi. benden utanma. ben senin arkadaşınım. evet belki aramızda 10-20 yaş var, belki de o kadar yok, ben biraz attım. sen beni bi abi, bi aile dostu olarak gör. senden küçüğüm diye beni örseleme, beni itme. ben de senin bi arkadaşınım. buna koskoca bir anane bile şahit olmuşken, bunu yapma.

okul çıkışı

çocuklu anne bu sabah (bana öğlen) aramış, "napıyosun" diyo. evdeyim, karşıya geçmedim, deyince morali bozuldu. meğer okuldaymış. okul çıkışı buluşak diye aramış. resmen ilk okul günü. ama derse girmemiş. derslere kayıt olmaya mı ne gitmiş koca çocuklu anne. bi tane de arkadaş bulmuş zaar, arkadan sesi geliyodu. benle konuştuklarını ona tekrarlıyo. böyle yanındaki insanla yakınlaşma adına telefondakini harcarcasına... "valla ben bugün gelemem ama başka zaman okul çıkışı buluşup bi şeyler içelim" dedim, ne diyim. koskoca bir çocuk annesi kadın akranım gibi aramış çıkışta görüşelim diyo, bozum mu etseydim...

1 Şubat 2010 Pazartesi

adeta bir altın günü















cumartesi akşamüstü arayıp 5 çayına çağırdı çocuklu anne. ablamgiller de benle deyince, "onlar da gelsin zaten burası da kalabalık" dedi. arkadan çoluk çocuk bağırtısı, kafa ısırma sesleri filan geliyodu. belli ki cidden kalabalık, saçma sapan bir ortam vardı tek çocuğun ebeveynlerinin evinde. karnım aç olduğundan önce yiyecek ne olduğunu sordum her normal insan gibi. bu da azarlar gibi ama kalanları da pay edecek gibi "patates salatası ve börek yaptım, gelin!" dedi. bi gittim ki oyyy her şeyi yemişler. ne patates kalmış ne salatası. dibini koydu önüme. "ekmekle sünnetle, tok tutar" gibisinden bir yaklaşım içine girdi. böreğinin ise dibi yanmıştı.

açlıktan nerdeyse midesi bulanan ve bu evhanımlığı konusunda kendisini yer yer geliştirmiş kadına çok fazla güvenmeyen bir insan olduğumdan neyse ki çayın yanına katığımı paketletmiştim bir pastaneden. katığımı çıkarıp, mutfakta sessizce yedim. ablamgiller de yedi. doyar gibi olduk hep. çay da fena değildi hem. iyi ki gelmiştik bu sıcak eve. resmen kaloriferin yanına kıvrılmış bir evsiz, bir mendilsatar gibi içlendim katığımla beslenirken.

çok geçmeden içerideki kalabalığın çocuklu bir başka anne ve onun canavar evlat gibi, tek çocuklu annenin kızı yaşta gibi bi başka çocuktan kaynaklandığını anladım. bu kendi küçük, yarattığı etki büyük kız çocuğu adeta on kişinin çıkarabileceği kadar gürültüyü tek başına sağlayabilen çok pratik ve çok sesli bi çocuktu. annesi ve babası tarafından artık eve gitme vakti işaret edildiğinde ise delirerek sağa sola saldıran ve gitmemek için canhıraş bir mücadeleye girişen bu küçük, evdekilere zor anlar yaşattı. yaklaşık yarım saat filan ebeveynlerine kan kusturdu. en sonunda annesi sırtlayıp çekip aldı kızını ve kapıdan çıkıp gittiler. kızın başarıyla çıktığı tizler apartman boşluğundan da duyuluyordu. hepimiz için sıkıntılı dakikalardı bunlar...

bizim tek çocuk annesi ise bu olay sonrası kapıyı hızla kapatıp kendi kızının elini sıkıp, onu yanaklarından öperek tebrik etti. ne kadar uslu bir kız olduğunu anlatır, kredisini verir bir şekilde kendisini pohpohladı. bu hareketiyle aslında biz misafirlerinin karşısında, kızına verdiği terbiye ile övündüğünü, adeta kabardığını sanki anlamadım ben. yine de haklıydı. ben de bu küçük kızı az daha takdir edecektim. ama o sırada bana televizyonun önünde duruyorum diye bağırdı bu küçük yavru. kendi içinde haklı olsa da büyüğü olan bana karşı bu hareketi ayıptı. yine de çocuklu annenin meyvesi deyip, gülüp geçtim. (sevgi dolu bir biçimde gülüp) ((değerli eşe burdan sonsuz saygılar. meyvenin ondan tarafı oldukça güçlü bana kalırsa))

yeni garson






















geçen cumartesi gecesi tek çocuk annesi, kızını yine anasıgile bırakarak kendini gecelere atmıştı. elbette yanında yine bir tek ben vardım. bütün gece iç karartan sohbetler ederek kendisiyle duygusal açıdan yakınlaştık. dertlerimizi açmıştık çünkü birbirimize. artık ben, sen değil, biz olmuştuk çocuklu anneyle... ama biliyorum ki bu satırları okuyorsa nefesi sıkışıyordur, hayır öyle bir şey olmadı diyordur çocuklu anne. çünkü ben yaşta insanla arkadaşlık etmekten utanan bir çocuk annesi o. hakkı da yok değil. nerden baksan genç gibi, çocuğunun abisi yaşında gibi insanım. ama sevecen ve olguna benziyorum. o da sevecenliğimden tedirgin oluyo. korkuyo sevecenliğimden.

çocuklu annenin paranoyak tavırlarını bir kenara bırakacak olursak o gece çok da güldük aslında. çünkü geceyi geçirdiğimiz mekanda yeni bir garson alımına gidilmiş. bu yeni garson da nerden baksan türk gibi olmayan, sarışın, kıvır kıvır saçlı, mavi gözlü, sarı sakallı, iri yarı bi tip. yani ver eline ukuleleyi, ver eline gitarı, al sana "bant & arkaoda sunar: kulaktan kulağa bilmem kim". sadi de posterini yapar. tam olur. hemen her özelliğiyle bir amerikan folk şarkıcısı bu yeni garson, bana kalırsa "mavi göl"deki sarı pipinin adada unutulmuş oğluna tuhaf bir benzerlik içinde. adeta onun büyümüş, eli ekmek tutacak yaşa gelmiş hali... ama belli ki özünde iyi de insan. yine de benim, çocuklu annenin ve değerli eşin benzetme ve yakıştırmalarından nasibini almasına engel değil tabii bütün bunlar...

boncuk gibi, sakallı kıvanç tatlıtuğ gibi, saçları yer yer uğur gürsoy'un faik'i gibi, ey gidi yeni garson...

30 Ocak 2010 Cumartesi

hugh grant maratonu

geçtiğimiz günlerden birinde çocuklu annenin evinde çok özel bir toplaşma gerçekleşti. hugh grant'lı kötü romantik komedi sonrası dönen "ahh nerde o eski hugh grant filmleri..." konulu bitmek bilmez anma muhabbeti sonrası bizim bir çocuk annesinin evinde bir organizasyon kararı alındı. hugh grant'ın en iyi filmleri değil belki ama en hoş göründüğü filmler izlenecek, grant'ın ne kadar iyi ve yakışıklı bi insan olduğu enine boyuna tartışılacaktı...

olayın sıcaklığını koruması, elbette bizim üşengeç gibi, tembel gibi grup üyeleri ile mümkün olmayacaktı. dolayısıyla hugh grant maratonu ertelendikçe olayın heyecanı kaçmaya başladı. gel zaman git zaman birkaç film üzerinde uzlaştık. grup elemanlarından yarısının çoğunun sattığı gece ise kocce hugh grant maratonu tek bir filmle noktalandı: "about a boy".

tamam film güzel filmdi, biz de önceden beri defalarca izlemiş ve filmi seven insandık ama mesela kembriçli gözde filmi ilk kez izliyordu ve kembriçli olmanın da getirdiği bi "lan biz bu londraları hep gezdik, biliyoruz, yok böyle bi şey, hep senaristlerin abartısı" hissiyatlı gibi bazı laflar tek çocuk annesini olsun, beni olsun hep bozum etti. bi tek o gece aramızda bulunan tek çocuklu annenin çok saçma detaylara gülen kuzeni bu durumdan etkilenmedi. o yine de çok güldü.

maraton tek bir filmle sona erdiğinde hepimiz biraz yorgunduk. çünkü ben öncesinde biraz yorulmuştum açıkçası ne yalan söyliyim. çünkü bu çocuklu annenin "minton" marka blueray dvd oynatıcısının ses ayarı bozuktu ve ben teknik donanım konusundaki izan almaz yeteneklerimle meseleyi kısa ama bedenen yorucu bir sürecin ardından çözmüştüm. onun belli bi yorgunluğu vardı. üstüne üstlük çocuklu anne de çayımı olsun, yemiş tabağımı olsun düzenli güncellemiyordu. ama olsundu. her şeye rağmen eğlenceli gibi, sıkıcı gibi bi geceydi. gördük, hugh grant eskiden iyiymiş de şimdilerde fena bozmuş. yaşlı pezemek afedersin...

29 Ocak 2010 Cuma

punk konseri tecrübesi














geçtiğimiz gece üyeleri 40 ila 50 yaşları arasında değişen, bizim çocuklu annenin kafa dengi bir grup genç gibi amcanın seneler evvel kurdukları ve günümüzde de yaşattıkları punk gibi, ama öfkeli değil de coşkulu gibi grubun konseri vardı felanca mekanda. elbette bizim tek çocuk annesi ve değerli eşi de geç de olsa mekanda yerlerni almıştı...

arka saflarda yer tutan ikilinin sıkça yanına uğrayarak gece boyunca nabızlarını tuttum. değerli eş, saatin gittikçe geç olmasıyla birlikte birtakım sinir içeren sözler sarfederek sahnede yaşananları hayretle izliyordu. çocuklu anne ise bir yandan gruptaki yaşlı insanlarla yer yer özdeşlik kuruyor (bkz. kendisinin çocuklu benimse çocuk yaşta olmam ve bu amcaların da gençlerle bir arada eğlenip, eğlendirmesi) bir yandan da yeni yazıldığı okulunun heyecanını taşıyordu.

derken, grubun solisti, çok da iyi ama terli merli, üstsüz amca birden bi garip el kol hareketlerine girdi. böyle boynuzlar yapıyo, kaşı gözü ayrı oynuyo, gözler sağa sola fıldır fıldır dönüyo... bi süre anlamadık. anlamadığımız sırada ben "acaba anamıza mı sövüyo?" diye de düşünmedim değil. ama konser öncesinde kendisiyle yaşadığımız sıcak diyalog ve ingiliz sineması konulu sohbet sonrası herhalde böyle çirkin bi harekete girişmez diye de düşünmekteydim...

bu sırada çocuklu anne ve benden epey uzun değerli eş, adeta boylarımızın kısalığına vurgu yaparcasına kulaklarımıza doğru eğilerek "sanırım bu adam bize bi şeyler anlatmaya çalışıyor?.." dedi. işte gece benim için bu cümleyle bitti. gözümde sahnedeki amcaların yeri artık bir jim carrey, bir levent kırca gibi, kaba bi şekilde güldürürken aynı zamanda da "lan acaba ufak da bi mesaj kaygısı mı?.." diye düşündüren o hırpani hali aldı. yaşlanarak eriycek, yok olucak sandım. ama azdıkça azdı, terledikçe gidip öndekilere sarılarak, göğüslerinde terini kuruttu yaşlı babalık...

buna rağmen değerli eş, gecenin veciz sözü ile hepimizi güldürürken düşündürerek gönlümüzü hoş etti... çocuklu anne ve değerli eş, konser sonrasında sağı solu epey aranmama rağmen gözlerden kaybolmuştu. kafaları şişti zaar?..

28 Ocak 2010 Perşembe

çocuk annesinden şok atılım!















tek çocuk annesi sonunda bunu da yaptı ve yeniden okullu oldu... inanılmaz ama gerçek bu olay, bir tek beni şaşırttı herhalde. zira, etraftakiler duruma kısa sürede ayak uydurdu. bense bu ortayaşlarının başındaki kadının gençlerin önünü tıkayan haraketlerine şiddetle karşı çıkıyorum... her şeyden önce bu haberi benle çok geç paylaştığı için kendisine karşı bu hırsım. sonrasında ise yüksek lisans yapıp da napıcaksın ey anne! otur, kızına bak, bir elişi olsun, bir dantel örneği olsun, bi işin ucundan tut, okul da nesi bunca yaşında...

bugün bir de ballandıra ballandıra anlatıyo: "gittim, kayıt oldum... ama pasomu vermediler". 30'luk anne, resmen, senin benim hakkımızla, gençliğimizle aldığımız o pasonun peşinde. indirimli akbilin, sinemadaki öğrenci biletinin tadını çıkarmak istiyor! öğrenci akbili basıp bindiği otobüste gençler kendisine yer verince hiç mi utanmayacak soruyorum... ben şahsen kendisine en azından yer vermeyi düşünmüyorum. "ee okullu, genç bir kızsın, az ayakta dur, burası hamile ve gaziler için." diycem ona.

üstelik bizim okula da yakın yeni okulu. birlikte gider döneriz artık koca kadınla. (ama içten içe de desteklemek) ((aferin kız!))

23 Ocak 2010 Cumartesi

o nasıl kazaktı öyle, rabbime sığındım

dün gece aralarında benim tek çocuk annesi değerli dostumun da bulunduğu bi partide ne içtik, ne eğlendik arkadaş. yalan attım haa, o kadar da eğlenmedik. çünkü üzerimizde bi dans baskısı vardı. gecenin sonlarına doğru attık baskıyı. bi iki figür yapıp herkesi kendime ve kıvrak vücuduma hayran bıraktım. diye umuyorum.

çocuklu anne ve ahalimiz sonrasında çorba içmek ve sucuklu tost filan yemek adına sandviççiye gittik. öf arkadaş ne yediler sucuklu tostu gecenin dördünde. yemin ederim kimse konuşsun, ağzını açsın istemedim o andan sonra. leş gibi insanlarmış meğer arkadaş çevrem. ben onlara bakmadan burda saygın bir çocuklu anneyi dilime dolamış konuşuyorum. gerçi belki de çocuklu anne de yedi haa, şu an hatırlamıyorum. çok sarhoştum ben.

ama esas gecenin şoku elbette daha en başta, tek çocuk annesinin disko topunu solda sıfır bırakacak denli gösterişli payet kostümüyle içeri girmesiyle yaşadım. o neydi öyle yarabbi! yanardöner, simli gibi, pis gibi kazaktı. ama kendine yakıştırmasını bilmişti çocuklu anne. yine de çıkarınca daha bi sevindim. saçı da güzel olmuştu aslında ama o kazak neydi öyle yaa, gece feneri gibi yemin ederim.

kötü film izleme gerilimi
















tek çocuk annesi ve ablamgille sinemaya gidelim dedik helak olduk allaama! seçtiğimiz film hugh grant'lı romantik komedi görünümlü diye kesin eğlencelidir gözüyle baktık ama gözümüz çıktı adeta. ne salak filmdi lan. hiç eğlenceli değildi. filmde kendimizi zorlaya zorlaya tek bi şeye güldük, o da şaka gibi değildi. bütün film çocuk annesi kendini patlamış mısıra verdi. katır kutur sinirimi bozdu yanımda. bi koltuk yana kaydım yemin ederim. zaten film sıkıcı. bi de üstüne bu, olmadı. gerçi yalan olmasın başta bi iki mısırını yedim. okuyorsan, helal et çocuklu anne...

filmin yükünü üzerimizden atmak adına yemek yedik. öyle bi yemişiz ki o biçim olduk sonrasında. gözler kapanıyo böyle... değerli eş de katıldı aramıza. sohbet edip, geçmişten komik hikayeler anlatarak güldük, eğlendik ve kaliteli zaman geçirdik çocuklu anne ve diğerleriyle. sonra anne huzursuzlandı. meğer sigarası gelmiş. ablamgille çıkıp içtiler. sinirleri yatışınca döndü. sonra da evlere dağıldık. çocuklu annenin tavşan tüyü gibi şeyden bi şapkası var. görenleri ava çıkma isteğiyle doldurup taşırıyo. kafasına onu takıp uzaklaştı yanımızdan. ben de eve döndüm. bir sinema tecrübesi daha böyle sona erdi.

22 Ocak 2010 Cuma

eve davet etmemek adına























çocuklu annenin yeni taşındığı evin üst katında adeta ofis gibi bi şey var. oraya davet etti bugün beni, "yazılarımı yetiştirmem lazım" deyince. sonra ben de "aaa çok iyi olur valla, dur geliyorum"u yapıştırınca bizimki neye uğradığını şaşırdı. böylesi bir tepkiyi beklemeyen çocuklu anne, mırın kırın etmeye, "aa ben yavrumu anneme bırakıcama ama" gibilerinden, daha önce annesinin ona geleceği bilgisini yalanlayan birtakım ayın oyun içine girdi.

zor durumda kalan tek çocuk annesine daha fazla zulmetmeden kahkahayı koyverdim. "yok yahu geleceğim yok, evden başka yerde yazamıyorum ben yazıları." gibisinden havalı ve prensip sahibi bir yazarmışım gibi cümle kurdum. bizimki bu sefer de "ben de ordaki yatağı çıkarıcaktım geçen merdivenden yuvarlanıyodum az daha" diyerek gizli bir davette daha bulundu. ben de bu sefer canım arkadaşımın zor durumda kalmasını istemediğinden "tamam ben gelir hallederim onu" deyiverdim.

ne yapmak istediği belli olmayan tek çocuk annesi bu sefer de "yok yaa annem gelince hallederiz biz onu" diyerek beni bir kez daha evinde istemediğinin işaretini vermesin mi... artık o noktada yer yer bozularak artık bu telefon görüşmesini nihayete erdirmek istediğimi çeşitli ses temizleme ve nefes verme hareketlerimle belli ettim. bizimki de anlamış olacak ki "iyi o zaman sonra konuşuruz" diyerek telefonu kapatmaya çalıştı.

konuşmanın başından beri resmen mutfakta bi yemekler yaptığını belli eden birtakım sesler çıkaran bir çocuğun annesi arkadaşım son dakika "ne o kız, yemek mi yapıyosun?" adlı sorumla afallayarak "yoo bulaşık yıkıyodum" diyerek, hem evinde son model makinesi dururken elde bulaşık yıkamayacağını bildiğim için, hem de adeta sırf beni yemeğe çağırmak zorunda kalmasın diye böyle bir yalana başvurduğunu düşündüğüm için bir kez daha beni derinden yaralayarak telefonu kapattı.

ne kadar ince hesapların adamıymışsın çocuklu anne...

20 Ocak 2010 Çarşamba

pıtırcık girişimi

çocuk annesi ve sevimli yavrusuyla başımdan geçen bir telefon konuşmasını anlatmak istiyorum... çocuk annesi aradığında sesi endişeli geliyordu. belli ki bi şey isteyecekti. geç olmadan fark ettim ki, kembriçli gözde kendisine söz verdiği halde gelmemiş mi ne, anne de beni aramış...

hayatım boyunca çoğu kez ikinci tercih olduğum için bu teklifi de darılmadan kabul eder gibi oldum. bu sefer de çocuklu anne herhalde bu kadar kolay bi lokma olduğumdan dolayı olsa gerek soğudu mu ne, mırın kırın etmeye başladı. belli ki artık benimle kafelerde görüntülenmek de istemiyordu. o sırada ortaya bi "pıtırcık filmine gidelim?" önerisi atıldı anne ve yavrusundan.

yavrusu telefonu almış, bağıra bağıra heyecanlı bi tonda konuştu benimle. ben de hayatımda asla yapmamam gereken on şeyden biri olan baby talk olayına girdim. ama sesim çok yüksek ve cızırtılı çıktı. neyse ki çocuklu anne duymamıştır diye, utancım yarım kalmıştı ki anne telefonu alır almaz lafı yapıştırdı: "offf çocuk sesin de berrrbatmış!"...

ben sana ne yaptıysam yaranamadım çocuklu anne. bu sabah bunu anladım... filme de gitmedik zaten. ta capitol'de oynuyomuş en yakın! "semtindeki sinemalarda oynuyor olsa sana gerek yoktu zaten, alır yavrumu giderdim" demeyi de ihmal etmedi, bu soğuklarda çocuğunu dışarlarda gezdirme konusunda ihmalkar anne...

18 Ocak 2010 Pazartesi

aşk-ı memnu tecrübesi














geçtiğimiz hafta kembriçli gözde'nin vatanına dönüşünü kutlamak adına bir grup arkadaş bir araya gelme kararı alındı. bu tür bi grup arkadaşın, elbet ben de içindeydim. uzun ve sürüncemeli buluşma yeri kararlaştırma sürecinin ardından bizim tek çocuk annesinin evinde buluşulma kararı alındı. ben de eş dostla eğlenceden başımı kaldırıp bu eve gittim. fakat o da neydi! bu bir hoşgeldin partisi değil, adeta bir grup kadının hararetli bir aşkı memnu event'iydi.

elbette geceye iştirak etmesini beklediğim tek çocuk annesinin değerli eşinin orada olmamasından ve grubun diğer erkek bireyinin mide kanaması gibi bi şey bahanesiyle o geceye iştirak etmemesinden anlamalıydım bunu. ama yapamadım ve bu kadınların kurbanı oldum. adeta behlül, bihter, yatalak bir tehdit gibi ne kadar dizi karakteri varsa, tanıdım, dost oldum onlarla. bu sırada kembriçli gözde ise salondaki masanın altına girmiş, tek çocuk annesinin çocuğuyla çocuk oluyordu.

kendimi çaya, kurabiyeye, cips ve alkole verdiğim bu gece, aşkı memnu sonrası da bitmek bilmedi. hararetli kadınlar, bu kez de new yorklu dört özgüvenli kadının aşk, seks ve şehir hayatına dair yaşamlarını konu eden amerikan dizisini izlemeye başladılar. ıstırap dolu saatler bitmek bilmiyordu... bu kez de "ben carrie'yim... sen charlotte'sun..." gibilerinden bazı role playing durumlarına girildi. tam evime doğru geri basıyordum ki çocuklu annenin değerli eşi geldi de ortam biraz serinledi. belli ki grup kendine çeki düzen verme kararı almıştı bu noktada.

değerli eş curb your enthusiasm izlemek istediğini söylediğinde ise bu adeta gruptaki kızlar için bir "artık gidin" mesajı olarak algılandı şükür ki... evlere gitmek üzere yola çıkıldı. kızlardan birinin beni eve bırakma ısrarı ise bu geceki "kızların arasında kıvırcık bebek" imajıma tüy diken hareket oldu. utanmıştım... bir taksiye binip evime gittim ve bu geceyi hızla unutmak istedim. ama behlül'ün, bihter'in, samantha'nın yüzleri gözümün önünden gitmiyordu...

sabah yürüşü deneyimi














5 ocak 2010 tarihli anektod:

Geçen Pazar gecesi tek çocuk annesi Arkaoda'da çalıyor, eşi ise ertesi gün sabah yürüyüşüne çıkma teklif ediyordu. Hayatında en fazla 3 kez sportif faaliyette bulunmuş bir birey olarak hemen havaya girerek kabul ettim elbette.

Ertesi sabah kapılarının önlerinden attığım "Evet hocam, kapının önünde ısınıyorum. Hadi in!" adlı mesajıma cevaben çocuklu eş kapı önünde yerini aldı. Fakat o da nesiydi... Tek çocuk annesi de sırf dönüşte bize kahvaltı hazırlamak zorunda kalmasın diye alt eşofmanı çekmiş, peşimize takılmıştı adeta...

Çocuklu çift ve yürüyüşe değil de sanki sayfiyede çekirdek çitleyerek etrafı seyretmeye gelmiş gibi duran bir diğer dostumuzla baş koyduğumuz Moda sahil yürüyüş turu, ısrar dolu çabalarıma rağmen yeterli tempoyu bir türlü sağlayamadı. Bunlar tıngır mıngır yürüdü hep. Ben ise özenli alt eşofman, kalın içliğim ve neredeyse bi saç bandım eksik halimle Moda'ya çıkan dik (ama alçak gibi de) merdivenleri bir çıkıyor, bir iniyordum. Adeta astım krizine ramak kalmıştı. Bunlar hala havaya girmemişti ama tenis de oynayan çocuklu baba biraz takdir eder gibi oldu. Ama bir çocuk annesi hemen bozdu beni orda. "Kızardın, yeter! Tıkanıp kalacaksın..." gibilerinden.

Yoğurtçu Parkı'nda kendime denk sporcular buldum ve onlarla egzersiz yapmaya karar verdim.

Sonra Kutu'ya gidip kahvaltı yapalım dedik. Deliler gibi yemişim, masada içim geçti resmen yorgunluktan... Çocuklu anne ise masadaki katmeri kovalıyordu bu dakikalarda... O da çok yedi. Ama sıkça sigara molası vererek sanki az yemiş gibi gösterdi kendini. Ama benim neznimde hem ben kadar enerji harcamamış, hem de benden fazla yemiş, üstelik de bir çay demlememek için peşimize takılmış bir arkadaş eşi, bir yengeydi o sırada...

Bundan sonra her sabah yürüme kararı aldım dün. Ama bu sabah yürüyemedim. Olsun.

hastalığına üzülmek

aralık 2009 sonlarına doğru bi anektod:

Bir çocuk annesinin hem çocuğu, hem de değerli eşi hasta olmasın mı. Ne parçaladı kendisini kadıncağız üç gündür. Bir yandan yeni ev telaşı, bir yandan hastalarla alaka derken, litrelik kahve ihtiyacını unutacak noktaya geldi. Evin içinde maske takıp gezemiyor da tabii. Artık kendi içinde ne gibi endişeler yaşıyo kim bilir. Yardım tekliflerimi ise ısrarla reddetmesi, "Beni yakaladılar, sen kaç hayatını kurtar!" mesajı veriyor çocuklu annenin ki en çok canımı acıtan da bu oldu...

kahvesel tehdit



















aralık 2009'dan:

Bir çocuk annesi, duygusal dışavurumda ne yapacağını şaşırmış arkadaşım ve eşi Moda'ya taşınıyor. Epey eğlenceli olacağa benzeyen bu taşınma süreci, beraberinde kahve tüketimimde de bir artışa işaret edecek gibi... Zira bir çocuk annesi arkadaşım kahve içmiyor adeta vantuzluyor. Kafamı bi saniyeliğine başka yöne çevirdiğimde koca kupaları o an devirmiş bulduğum kafein bağımlısı anne, bu özelliğiyle gurur duymasa da şikayetçi de değil.

Bir keresinde kolum uyuştu diye aramıştı. Sonrasında kahveyi günde ikiye indirdi. Ama bırakacağa benzemiyor. O içtikçe benim de içesim geliyor. Sonra ver elini yerli yersiz titreme, el ayak boşalması... Tek çocuk annesiyim diyip, yediğine içtiğine dikkat edeceğine kahvenin yanında bir de sigara yakan genç anneyle Moda'da tedirgin dakikalar bizleri bekliyor...


uyanıklık

kasım 2009 başlarından bir anektod:

Tek çocuklu arkadaşımla bugün ayrı ayrı karşıya geçecek sonra da orada bir yerde buluşacaktık. Babylon'da Brazzaville'de örneğin. Sonradan ben akşama doğru bunu aradım. Karşıya geçemeyeceğim, yarınki konsere gidelim iyisi mi demek için. Ama o zaten "Ben geçmiyorum bu gece." dedi öncesinde. Ben de "Aaa ben de!" dedim. Bu da bana kızmasın mı, şimdi mi haber verilir diye... Ben bi afalladım. Sonra kapatınca anladım ki, o da sonuçta haber vermedi geçmediğini. Ben aramasam haberim olmıycaktı. Geri arayıp bu konuyu açıp, kavga etsem mi diye düşündüm. Ama sonra bu durumu çok "Curb Your Enthusiasm" buldum ve vazgeçtim.