10 Haziran 2010 Perşembe

meyveyi fazla kaçırdı






















önceki gün kadıköy moda havuzunun civarında görenleri hayrete düşüren bir olay yaşandı. tek çocuk annesi kadın olarak bilinen değerli arkadaşım çocuklu anne, ayı gibi meyve yediği için resmen az daha çatlıyodu! şiş karnını öfeleyerek yürürken bir anda yanındaki arkadaşının koluna girerek "aaaooovvv" diye feryat eden genç anne, yalpalayarak yanındaki arkadaşını da zor durumda bıraktı. yemin ederim çok çirkin görüntülerdi.

çevre baskısı ve belli belirsiz bir utanç duygusuyla zar zor sakinleyen çocuklu anne, esnaf ve yolda yürüyenlerin de tepkisini çekti. onlar tarafından da değişik bulundu. daha önce de meyveseverliği ve aşırı tüketimi nedeniyle dört yaşındaki yavrusu tarafından "meyve canavarı" olarak itham edilen (resmen sevimli gibi girdi araya) çocuklu manav, çeşitli defalar (iki defa) aşırı şişkinlik ve balona dönüşme gibi şikayetlerle hastaneye kaldırılmış, serum felan yemişti...

bakalım boğazına olan düşkünlüğü, çocuklu kadının başına daha ne işler açacak diyor, allah kimseyi boğazıyla terbiye etmesin, çünkü belli ki bazılarımız sınıfta kalıyor diye halit kıvanç gibi tatsız şaka yaparak huzurlarınızdan çekiliyorum...

9 Haziran 2010 Çarşamba

izmir gecelerinde danslar etti
















aradan geçen zamanda çocuklu anne tahsil hayatını sürdürdü. evde ders çalıştı. gece hayatından da uzak kalamadı elbette. sık sık kadıköy ve moda civarında içip içip rezaletler çıkarmak olsun, kapılara dayanıp "çık lan dışarı! çık!" diye tehditler savurmak olsun, yine suç dünyasından kopamadı. modalılara -ki önemli bi kısmı tuvalete giderken holde soluklanmak için mola veren yaşlı insanlardan bahsediyoruz- kan kusturdu, taşındığı güne naalet ettirdi ama özünde iyi ve sürmeneli geleneklerine bağlı bir insan olduğundan bir gün bile şüphe ettirmedi canım çocuklum.

neyse bununla izmir'e gittik biz geçen. bu dediysem, modalı sanat sepet tayfası olarak orada bi mekanda gerçekleştirdiğimiz parti gibi, eğlence gibi bi şeye giderken çocuklu anne ve değerli eşin de bize eşlik ettiği kalabalık bir gruplan. neyse bu o elit gibi gazino tarzı mekanda da boş durmadı. orda da rizaletlerine yenisini ekledi.

2 gece üst üste tertiplenen eğlencenin ilk gecesinde bendeniz de sahne aldığımdan bunu göz ucuyla süzdüm. amaaaaan o ne haller, o ne danslar, o ne saçlar'dı! resmen fönlü başladığı danstan röfleli ayrıldı çocuklu anne. terden saçları kıvrıldı. bi acayip oldu. bununla da kalmayarak alkolü biraz fazla kaçırarak tatsızlık çıkarmaya çalışmayı da denedi çocuklums. izmirli genç kızları yeterince güzel bulmayarak, bir tabuyu yıkmayı amaçlayan çocuklu anne, kırıcı sözleriyle birtakım genç ve güzel gibi kızları küstürdü gece boyu. ama hepsinden de güzel ve göz alıcıydı allaaçün! genç görünmese de ihtiyarlığı da seçilmiyordu karanlıkta. bunu fırsat bilen tek çocuk annesi, sık sık değerli eşin tişörtünün arkasına takılmak suretiyle kah tren dansları yaptı, kah lambada ve makarena gibi danslar sundu. hepimizi utandırdı ama olsundu.

















en çok da varistir, çocuk doğurmuşluktur, kısalıktır demeyip giydiği mini şortuyla ilgi çekti çocuklu anne. mor paspal bir tişörtün altına, ayağına taktığı beyaz mini şortu, belli ki artık giymekten utandığı bir beyaz kot panturun bacakları kesilerek meydana getirilmişçesine moral bozucu görünüyordu. yine de taşımasını bildi ve kendinden emin gibi davranmaya özen gösterdi tek çocuk femme fatale'i.

ikinci gün ise çocuklu kadın adeta kalıbına sığmıyordu. enerjisi o kadar fazlaydı ki değerli eşini gecenin ortasında yürüyüşe çıkmaya dahi zorladı. sonrasında da art arda devirdiği içkinin de etkisiyle yine danslar etti, yine bizi izmirlilere karşı mahcup etti. zor anlar yaşattığı değerli eşi ise çareyi geceden erken kaçmakta buldu hanımı olacak çocuklu kadını da alarak. çocuklu bayan eğlenceyi kaçırdığı için ayrılırken yüzü yarın sabah dönüş yolunda dehşet saçacak gibi görünüyordu... nitekim saçtı da. ama bu da bir başka yazının konusu olsun.

boş dans pistinde çılgın figürler sergileyerek düğünlerde "pistten çocuğu alın" anonsundan bile kırıcı anonslar duymamıza yol açan tek çocuk dansçısı adına tüm izmirli 91'li 92'li bebelerden özür diliyoruz burdan...

ayağıma sıktırdı!














merhaba çocuklu anneseverler, bir çocuk annesi arkadaş sahipleri, onlara sonsuz bir sevgi ve saygı besleyen tüm değerli aile dostları...

farketmişsinizdir, bir süredir bu mecradan ayrı kaldım. bunda geçirdiğim rahatsızlığın payı büyük. burda ağzıma geleni yazdığım ama saygıda kusur etmemeyi asla es geçmediğim, en azından itina göstermeye çalışırmış gibi yaptığım çocuklu annenin, köken olarak sürmeneli olduğunu unutmuşum. kaleme aldığım yazılarda kendisini ve ceddini rahatsız edecek söz ve davranışlarda bulunmuş olucam ki sürmene aşireti ve bu kadının akrabaları tarafından çok pis ayağıma sıkıldı!














kurşunladılar, darp ettiler, ateş ettiler, sol ayağımda gözle görülür rahatsızlıklar, yüreciğimde onulmaz yaralara yol açtılar. karadenizli damarları çıktı. çocuklu annenin alnındaki damar öteden beri dikkatimi çekerdi ama "virun!" emrini verdiği andaki kadar şiştiğini doğrusu görmemiştim. töbeler töbesi o ne pis bi şekildi.


kaka bir yana, ayağımda kist mist çıktı, bi takım sağlık sebepleri, ayh dergidir, sanattır, partidir derken üşendim yaaa.

ama geri döndüm.
çünkü bu kadın durmadı.
durduramıyoruz...
anlatıcam.
takipte kalınız.

9 Mart 2010 Salı

bankada hesap açtırdık, nası sevindi fakir













tek çocuk annesi kadının bir evhanımı da olduğu gerçeğini unutuyoruz kimi zaman. ben de unutmuşum. sonra şu başımızdan geçen hikayeyle hatırladım: bizimki yastık altıcı çıktı! evet evet yanlış duymadınız, kendince birikim filan yapmış, bankanın yolunu tuttuk. kendisine 12 yaşında çocuk gibi hesap açtırmaya gittik... bankada genç kız sandılar bizim çocukluyu. işlemi yapan kadın "öğrenci miyiz?" diye sordu. bizimki "ay hahaha yok yani evet öğrenciyim ama yüksek lisans... şey çocuklu bir anneyim ben. evet evet yanlış duymadınız dört buçuk yaşında bir çocuk annesiyim" diyerek genç gösteriyormuşçasına hava attı. işlem yapan kadın da nedense "ay inanmıyoooruuuum" diyerek buna gaz verdi... herhalda hesabını açtırırken, kendisinin de cebine iki kuruş sıkıştırırız diye düşündü hesap açan kadın.

bu arada bankadaki kadın bizimkinin mesleğini sorunca bizimki çok fena bozum oldu... "eeeaaavvv?" diye düşündü bir yığın. herhalde o dakika "çocuk annesi olmak"ın bir meslek olmadığını idrak ediyordu geriden gelen anne. zavallı işlem yapan kadın ise "yani öğrenci mi yazalım, öğretmen mi, mimar mı?.." diye gereksiz bi örneklendirme içine girdi vakit kazandırmak adına. bizimki "öğrenci"yi duyunca boş durur mu, yapıştırdı hemen "evet evet öğrenci yazalım!"ı. nası heyecanlandı öğrenci olduğunu hatırlayınca bi görseniz... indirim filan yapılacak sandı kendisine zaar, kursağında hevesler, kolunda bilezikler anne.

ben sıkılıp bi kenarda oturdum ama bunlar gülüşerek, muhabbet ederek felan olsun hesap açma işlemini uzattıkça uzattı. cuma günüydü ve afedersiniz bankadaki herkes gerizekalı bi çocuk gibi davranıyodu. gülüşmeler, şakalaşmalar... sanırım başına vurmuştu hepsinin cuma akşamı olması. bizim çocukluya bile bi ton şaka yaptılar. bizimki de pek eğlendi. ama ben çok sıkıldım. yine de "canım yaa sen de benimle o kadar bekledin, uğraştın, gel şurdan sana da bi minibank hesabı açalım, bi iş bankası kumbarası alalım" demedi. beklettikçe bekletti çocuklu üst-orta sınıf annesi...

bankada işler bitince kutu cafe'nin yolunu tuttuk. orda da çok barınamadık ama. benim arkaoda'ya gidip çalmam gerekiyodu ve bu bankalarda süründüren kadın resmen koca günümü yemişti. keşke ne biliyim bi okula gitseydim, bi ofise filan uğrasaydım. bomboş bi gündü. ama olsundu, sayemde çocuklu annenin de yastıkaltındaki paralarını akıtabileceği bi hesabı oldu. gün paralarını yatırabileceği bi bankası oldu. fena mı!..

vogue'da ne görse istediler






















geçen gün kuşluk vakti uyandım yine. saat nerdeyse öğlen 2'ye geliyordu. hemen bizim çocuklu anneyi aradım. nerde, ne yapıyordu, meraktaydım... değerli eşinin ekmek teknesine gitmiş, adamı lafa tutuyordu. hemen giyinip çıktım. bi de çıkmadan önce "vogue buldum evde, getiriyim mi?" dedim. "aaa getir getir!" dedi hemen çocuklums. "boşuna para vermiyim" diye ekledi hesapçı anne. ordan değerli eş "aa ben de merak ediyorum, getirsin" dedi. bu çıkışı yer yer ayıplamama rağmen çantaya kafam kadar ağır vogue'u atıp çıktım evden.

ekmek teknesinde bir süre vogue yorumladı bizim çocuklu anne çok biliyomuş gibi. yok hiçbi yeniliği yokmuş, yok çok da matah değilmiş. sanki dergiyi ben yapmışım gibi söyleniyordu bana. resmen paramla rezil oluyodum. "eeehhh yeter bee!" diyerek derginin cilt kısmıyla dirseğini ittirerek alıp çantama attım yerli malı vogue'u. ve "ben açıııım!" diye inledim teknenin ortasında. bizim kız irkildi. "hadi yımağaa!" diye kükrememden korkup önüme düştü ve kadife sokak'ın güzide restoranlarından birinde soğan ekmek filan yemeğe gittik.

yemekten sonra değerli eş alışverişe çıkmayı teklif etti. sanırım hala vogue'un etkisindeydi. mehmet günsür'ün kırmızı takım elbisesini beğenmiş gibi illa da moda'daki özel tasarım ürünleri satan dükkana gidelim diye ısrar etmeye başladı. kıramadık gittik. baktık ki değerli eş iki dakika sonra eline tişörtleri hırkaları almış geliyo. üstüne tuttuğunu kafasıyla onaylayarak satın alıyor. bu manzaradan güç alan tek çocuk annesi ise hemen bi elbise denemeye kalktı ama ben ona medium'un içine giremezsin demiştim... dinlemedi. dikişleri patlatmak pahasına denedi. beş dakika sonra kabinden çıktı ve "yok yeaa bol geldi" gibi züğürt tesellileriyle bizi dükkandan itekleyerek çıkardı. kabinden gelen yırtılma ve dar gelme seslerine bakılacak olursa, bi daha tükanın önünden geçecek yüzümüz kalmadı hiçbirimizin yemin ederim...

5 Mart 2010 Cuma

çocuğuna yaklaşımını tasvip etmedim






















geçen gün olması gerektiğinden çok daha erken saatte kalkınca ne yapacağımı şaşırdım. sıkıntıdan atladım gittim moda'dan bostancı'ya doğru. bu çocuklu annenin evinin önünden geçerken de bi arasam mı diye düşündüm ama vazgeçtim. tam bostancı'ya indim ki tek çocukludan bi telefon! "nerdesin ben yavrumlan kutu'ya gidiyorum. hadi geh!" nası moralim bozuldu. insan şimdi mi aranırdı... ama kembriçli de gelicek deyince dayanamadım. atladım geri döndüm.

kutu'ya vardığımda muhabbet o biçimdi. bizimki çoktan kahvaltıya gelmiş diğer eş dostla kaynaşmıştı bile. bir yandan da kızına çorba içiriyormuş gibi yaparak, küçüğün geri çevirdiği her kaşığı mideye indiriyo, sıcak çorbaları kursağından akıtıyor, zavallı bebenin tostundan umarsız ısırıklar alıyordu. zaten küçüğün üstünde o kadar çirkin bi elbise vardı ki, bu kadarı yapılmazdı... pembe çiçekli felan lc waikiki elbisesi bildiğin. normal hayatta yerleri silmeyeceği bu kıyafeti kızına giydirmiş olmasının da bahanesi hazırdı: küçüğün sevdiği birinden hediyeydi ve kıramamıştı. elbette yemedim ve bu elbiseyi özel bi törenle yakarak sevaba girmemiz gerektiğini zerkettim kendisine.

çok geçmeden bizimkinin sigara nöbeti geldi ve kembriçlimle kapının önüne çıktılar. bizim küçük huysuzlandığı için ben içerde o ve çirkin elbisesiyle kalarak resim yaptım. annesigilin, kembriçli'nin felan resmini çizdik birlikte. annesi döndüğünde karşılaştığı resimden çok hoşlandı her ne hikmetse. kağıtta duran yamuk yumuk saçları, garip taçı ve eğreti gibi kafasına bakarak çok mutlu oldu. sanırım daha önce hiç kendi portresini yaptırmamıştı birine. tatil köylerinde karakalemle iki dakkada portreni çizip veren evsiz ressam gibi amcalara da tabii paraya kıyıp iki çizik attırmamış belli...

biraz sonra kızını da alarak temizlik yapılan evinin yolunu tuttu tek çocuk annesi ve ekledi: "belki bizim kızı temizlikçiye bırakır, gelirim geri". nasıl da sosyalleşmeye aç annenin bu sözleri en çok küçüğü etkiledi. kızı temizlikçiye bırakırım'dan itibaren zavallı yavrucağın yüzündeki o düşüşü, o umutsuzluğu görmeliydiniz. ağlamak üzereydi. annesinin sosyallik uğruna kendisini gözden çıkarmaya yemin vermiş her yavrucak gibi o da biraz eksikti artık... örselenmişti fakir...

4 Mart 2010 Perşembe

donutçıya gitme ayıbı















tek çocuk annesi arkadaşım haftalardır donut sayıklıyordu. en son 'ben tekim başak' tarafından evlerine getirilen bi kutu donut'ı tek başına kısa sürede mideye indirmiş ve bu başarısıyla şaşkınlık yaratmıştı. o gün bugündür donut da donut der dururdu çocuklu anne... geçen caddede yeni bi donutçı açıldığını öğrenen aç anne, yavrusunu da yanına alarak bu mekanın yolunu tuttu geçtiğimiz gün. öncesinde de beni aramış, "hadi kadıköy'deysen gel" demişti. ben de akşam akşam ne donut'ı diyerek ve bir saat sonra djlik yapmaya başlayacağımdan gelemeyeceğimi kendisine uygun bir dille açıklayarak bu teklifini reddettim. böyle olacağını bilseydim, hiç reddeder miydim... (gizem ve merak ögesi)

bizimki donutçıya, ben de djliğe gitmiştim. kabinde geceye yeni yeni ısınıyordum ki telefonuma bir mesaj düştü. kulaklığı bir kenara koyarak, telefona gitti elim. yavaşça '1 yeni mesaj'ı açıyor, az sonra başıma gelecekleri bilmez şekilde meraklı gözlerle ekranda yazanları okuyordum... mesaj sadi'dendi. "çocuklu anne, değerli eş, bu birlikteliğin meyvesi, ben tekim başak, uğur ve ben donutçıdayız ve çok eğleniyoruz!". inanır mısınız, yıkıldım. çocuklu anne, benden yüz bulamayınca bütün yakın çevremi etrafına doldurmuş, adeta eğlenmekten ne yapacağını şaşırmıştı. hiç yakıştıramadım bu hareketi. o dost bildiğim sadi denen karikatürist de hemen böyle terbiyesizleşti. ne kadar ayıp, ne kadar yanlış bi şey.

bu tatsız olay sonrası çocuklu anne kendini, "sadilerle tesadüfen orda karşılaştık valla" filan diye müdafa etmeye çalıştı ama nafile. inanmadım. değerli eş ise gecenin ilerleyen dakikalarında çaldığım mekana gelerek, donutçıda nasıl sıkıldığını, çocuklu annenin paketletmeye çalıştığı 20'lik donutları nasıl eline vura vura geri bıraktırdığını filan anlatarak kalbimi bir kez daha onarmayı başardı. tek çocuk annesi o gece en az üç donutın imanına kakmış, bıraksalar daha da yiycekmiş, son zamanlarda kendini iyice yemeğe veren ve bu eğilimi geçmek bilmeyen anne.