30 Ocak 2010 Cumartesi

hugh grant maratonu

geçtiğimiz günlerden birinde çocuklu annenin evinde çok özel bir toplaşma gerçekleşti. hugh grant'lı kötü romantik komedi sonrası dönen "ahh nerde o eski hugh grant filmleri..." konulu bitmek bilmez anma muhabbeti sonrası bizim bir çocuk annesinin evinde bir organizasyon kararı alındı. hugh grant'ın en iyi filmleri değil belki ama en hoş göründüğü filmler izlenecek, grant'ın ne kadar iyi ve yakışıklı bi insan olduğu enine boyuna tartışılacaktı...

olayın sıcaklığını koruması, elbette bizim üşengeç gibi, tembel gibi grup üyeleri ile mümkün olmayacaktı. dolayısıyla hugh grant maratonu ertelendikçe olayın heyecanı kaçmaya başladı. gel zaman git zaman birkaç film üzerinde uzlaştık. grup elemanlarından yarısının çoğunun sattığı gece ise kocce hugh grant maratonu tek bir filmle noktalandı: "about a boy".

tamam film güzel filmdi, biz de önceden beri defalarca izlemiş ve filmi seven insandık ama mesela kembriçli gözde filmi ilk kez izliyordu ve kembriçli olmanın da getirdiği bi "lan biz bu londraları hep gezdik, biliyoruz, yok böyle bi şey, hep senaristlerin abartısı" hissiyatlı gibi bazı laflar tek çocuk annesini olsun, beni olsun hep bozum etti. bi tek o gece aramızda bulunan tek çocuklu annenin çok saçma detaylara gülen kuzeni bu durumdan etkilenmedi. o yine de çok güldü.

maraton tek bir filmle sona erdiğinde hepimiz biraz yorgunduk. çünkü ben öncesinde biraz yorulmuştum açıkçası ne yalan söyliyim. çünkü bu çocuklu annenin "minton" marka blueray dvd oynatıcısının ses ayarı bozuktu ve ben teknik donanım konusundaki izan almaz yeteneklerimle meseleyi kısa ama bedenen yorucu bir sürecin ardından çözmüştüm. onun belli bi yorgunluğu vardı. üstüne üstlük çocuklu anne de çayımı olsun, yemiş tabağımı olsun düzenli güncellemiyordu. ama olsundu. her şeye rağmen eğlenceli gibi, sıkıcı gibi bi geceydi. gördük, hugh grant eskiden iyiymiş de şimdilerde fena bozmuş. yaşlı pezemek afedersin...

29 Ocak 2010 Cuma

punk konseri tecrübesi














geçtiğimiz gece üyeleri 40 ila 50 yaşları arasında değişen, bizim çocuklu annenin kafa dengi bir grup genç gibi amcanın seneler evvel kurdukları ve günümüzde de yaşattıkları punk gibi, ama öfkeli değil de coşkulu gibi grubun konseri vardı felanca mekanda. elbette bizim tek çocuk annesi ve değerli eşi de geç de olsa mekanda yerlerni almıştı...

arka saflarda yer tutan ikilinin sıkça yanına uğrayarak gece boyunca nabızlarını tuttum. değerli eş, saatin gittikçe geç olmasıyla birlikte birtakım sinir içeren sözler sarfederek sahnede yaşananları hayretle izliyordu. çocuklu anne ise bir yandan gruptaki yaşlı insanlarla yer yer özdeşlik kuruyor (bkz. kendisinin çocuklu benimse çocuk yaşta olmam ve bu amcaların da gençlerle bir arada eğlenip, eğlendirmesi) bir yandan da yeni yazıldığı okulunun heyecanını taşıyordu.

derken, grubun solisti, çok da iyi ama terli merli, üstsüz amca birden bi garip el kol hareketlerine girdi. böyle boynuzlar yapıyo, kaşı gözü ayrı oynuyo, gözler sağa sola fıldır fıldır dönüyo... bi süre anlamadık. anlamadığımız sırada ben "acaba anamıza mı sövüyo?" diye de düşünmedim değil. ama konser öncesinde kendisiyle yaşadığımız sıcak diyalog ve ingiliz sineması konulu sohbet sonrası herhalde böyle çirkin bi harekete girişmez diye de düşünmekteydim...

bu sırada çocuklu anne ve benden epey uzun değerli eş, adeta boylarımızın kısalığına vurgu yaparcasına kulaklarımıza doğru eğilerek "sanırım bu adam bize bi şeyler anlatmaya çalışıyor?.." dedi. işte gece benim için bu cümleyle bitti. gözümde sahnedeki amcaların yeri artık bir jim carrey, bir levent kırca gibi, kaba bi şekilde güldürürken aynı zamanda da "lan acaba ufak da bi mesaj kaygısı mı?.." diye düşündüren o hırpani hali aldı. yaşlanarak eriycek, yok olucak sandım. ama azdıkça azdı, terledikçe gidip öndekilere sarılarak, göğüslerinde terini kuruttu yaşlı babalık...

buna rağmen değerli eş, gecenin veciz sözü ile hepimizi güldürürken düşündürerek gönlümüzü hoş etti... çocuklu anne ve değerli eş, konser sonrasında sağı solu epey aranmama rağmen gözlerden kaybolmuştu. kafaları şişti zaar?..

28 Ocak 2010 Perşembe

çocuk annesinden şok atılım!















tek çocuk annesi sonunda bunu da yaptı ve yeniden okullu oldu... inanılmaz ama gerçek bu olay, bir tek beni şaşırttı herhalde. zira, etraftakiler duruma kısa sürede ayak uydurdu. bense bu ortayaşlarının başındaki kadının gençlerin önünü tıkayan haraketlerine şiddetle karşı çıkıyorum... her şeyden önce bu haberi benle çok geç paylaştığı için kendisine karşı bu hırsım. sonrasında ise yüksek lisans yapıp da napıcaksın ey anne! otur, kızına bak, bir elişi olsun, bir dantel örneği olsun, bi işin ucundan tut, okul da nesi bunca yaşında...

bugün bir de ballandıra ballandıra anlatıyo: "gittim, kayıt oldum... ama pasomu vermediler". 30'luk anne, resmen, senin benim hakkımızla, gençliğimizle aldığımız o pasonun peşinde. indirimli akbilin, sinemadaki öğrenci biletinin tadını çıkarmak istiyor! öğrenci akbili basıp bindiği otobüste gençler kendisine yer verince hiç mi utanmayacak soruyorum... ben şahsen kendisine en azından yer vermeyi düşünmüyorum. "ee okullu, genç bir kızsın, az ayakta dur, burası hamile ve gaziler için." diycem ona.

üstelik bizim okula da yakın yeni okulu. birlikte gider döneriz artık koca kadınla. (ama içten içe de desteklemek) ((aferin kız!))

23 Ocak 2010 Cumartesi

o nasıl kazaktı öyle, rabbime sığındım

dün gece aralarında benim tek çocuk annesi değerli dostumun da bulunduğu bi partide ne içtik, ne eğlendik arkadaş. yalan attım haa, o kadar da eğlenmedik. çünkü üzerimizde bi dans baskısı vardı. gecenin sonlarına doğru attık baskıyı. bi iki figür yapıp herkesi kendime ve kıvrak vücuduma hayran bıraktım. diye umuyorum.

çocuklu anne ve ahalimiz sonrasında çorba içmek ve sucuklu tost filan yemek adına sandviççiye gittik. öf arkadaş ne yediler sucuklu tostu gecenin dördünde. yemin ederim kimse konuşsun, ağzını açsın istemedim o andan sonra. leş gibi insanlarmış meğer arkadaş çevrem. ben onlara bakmadan burda saygın bir çocuklu anneyi dilime dolamış konuşuyorum. gerçi belki de çocuklu anne de yedi haa, şu an hatırlamıyorum. çok sarhoştum ben.

ama esas gecenin şoku elbette daha en başta, tek çocuk annesinin disko topunu solda sıfır bırakacak denli gösterişli payet kostümüyle içeri girmesiyle yaşadım. o neydi öyle yarabbi! yanardöner, simli gibi, pis gibi kazaktı. ama kendine yakıştırmasını bilmişti çocuklu anne. yine de çıkarınca daha bi sevindim. saçı da güzel olmuştu aslında ama o kazak neydi öyle yaa, gece feneri gibi yemin ederim.

kötü film izleme gerilimi
















tek çocuk annesi ve ablamgille sinemaya gidelim dedik helak olduk allaama! seçtiğimiz film hugh grant'lı romantik komedi görünümlü diye kesin eğlencelidir gözüyle baktık ama gözümüz çıktı adeta. ne salak filmdi lan. hiç eğlenceli değildi. filmde kendimizi zorlaya zorlaya tek bi şeye güldük, o da şaka gibi değildi. bütün film çocuk annesi kendini patlamış mısıra verdi. katır kutur sinirimi bozdu yanımda. bi koltuk yana kaydım yemin ederim. zaten film sıkıcı. bi de üstüne bu, olmadı. gerçi yalan olmasın başta bi iki mısırını yedim. okuyorsan, helal et çocuklu anne...

filmin yükünü üzerimizden atmak adına yemek yedik. öyle bi yemişiz ki o biçim olduk sonrasında. gözler kapanıyo böyle... değerli eş de katıldı aramıza. sohbet edip, geçmişten komik hikayeler anlatarak güldük, eğlendik ve kaliteli zaman geçirdik çocuklu anne ve diğerleriyle. sonra anne huzursuzlandı. meğer sigarası gelmiş. ablamgille çıkıp içtiler. sinirleri yatışınca döndü. sonra da evlere dağıldık. çocuklu annenin tavşan tüyü gibi şeyden bi şapkası var. görenleri ava çıkma isteğiyle doldurup taşırıyo. kafasına onu takıp uzaklaştı yanımızdan. ben de eve döndüm. bir sinema tecrübesi daha böyle sona erdi.

22 Ocak 2010 Cuma

eve davet etmemek adına























çocuklu annenin yeni taşındığı evin üst katında adeta ofis gibi bi şey var. oraya davet etti bugün beni, "yazılarımı yetiştirmem lazım" deyince. sonra ben de "aaa çok iyi olur valla, dur geliyorum"u yapıştırınca bizimki neye uğradığını şaşırdı. böylesi bir tepkiyi beklemeyen çocuklu anne, mırın kırın etmeye, "aa ben yavrumu anneme bırakıcama ama" gibilerinden, daha önce annesinin ona geleceği bilgisini yalanlayan birtakım ayın oyun içine girdi.

zor durumda kalan tek çocuk annesine daha fazla zulmetmeden kahkahayı koyverdim. "yok yahu geleceğim yok, evden başka yerde yazamıyorum ben yazıları." gibisinden havalı ve prensip sahibi bir yazarmışım gibi cümle kurdum. bizimki bu sefer de "ben de ordaki yatağı çıkarıcaktım geçen merdivenden yuvarlanıyodum az daha" diyerek gizli bir davette daha bulundu. ben de bu sefer canım arkadaşımın zor durumda kalmasını istemediğinden "tamam ben gelir hallederim onu" deyiverdim.

ne yapmak istediği belli olmayan tek çocuk annesi bu sefer de "yok yaa annem gelince hallederiz biz onu" diyerek beni bir kez daha evinde istemediğinin işaretini vermesin mi... artık o noktada yer yer bozularak artık bu telefon görüşmesini nihayete erdirmek istediğimi çeşitli ses temizleme ve nefes verme hareketlerimle belli ettim. bizimki de anlamış olacak ki "iyi o zaman sonra konuşuruz" diyerek telefonu kapatmaya çalıştı.

konuşmanın başından beri resmen mutfakta bi yemekler yaptığını belli eden birtakım sesler çıkaran bir çocuğun annesi arkadaşım son dakika "ne o kız, yemek mi yapıyosun?" adlı sorumla afallayarak "yoo bulaşık yıkıyodum" diyerek, hem evinde son model makinesi dururken elde bulaşık yıkamayacağını bildiğim için, hem de adeta sırf beni yemeğe çağırmak zorunda kalmasın diye böyle bir yalana başvurduğunu düşündüğüm için bir kez daha beni derinden yaralayarak telefonu kapattı.

ne kadar ince hesapların adamıymışsın çocuklu anne...

20 Ocak 2010 Çarşamba

pıtırcık girişimi

çocuk annesi ve sevimli yavrusuyla başımdan geçen bir telefon konuşmasını anlatmak istiyorum... çocuk annesi aradığında sesi endişeli geliyordu. belli ki bi şey isteyecekti. geç olmadan fark ettim ki, kembriçli gözde kendisine söz verdiği halde gelmemiş mi ne, anne de beni aramış...

hayatım boyunca çoğu kez ikinci tercih olduğum için bu teklifi de darılmadan kabul eder gibi oldum. bu sefer de çocuklu anne herhalde bu kadar kolay bi lokma olduğumdan dolayı olsa gerek soğudu mu ne, mırın kırın etmeye başladı. belli ki artık benimle kafelerde görüntülenmek de istemiyordu. o sırada ortaya bi "pıtırcık filmine gidelim?" önerisi atıldı anne ve yavrusundan.

yavrusu telefonu almış, bağıra bağıra heyecanlı bi tonda konuştu benimle. ben de hayatımda asla yapmamam gereken on şeyden biri olan baby talk olayına girdim. ama sesim çok yüksek ve cızırtılı çıktı. neyse ki çocuklu anne duymamıştır diye, utancım yarım kalmıştı ki anne telefonu alır almaz lafı yapıştırdı: "offf çocuk sesin de berrrbatmış!"...

ben sana ne yaptıysam yaranamadım çocuklu anne. bu sabah bunu anladım... filme de gitmedik zaten. ta capitol'de oynuyomuş en yakın! "semtindeki sinemalarda oynuyor olsa sana gerek yoktu zaten, alır yavrumu giderdim" demeyi de ihmal etmedi, bu soğuklarda çocuğunu dışarlarda gezdirme konusunda ihmalkar anne...

18 Ocak 2010 Pazartesi

aşk-ı memnu tecrübesi














geçtiğimiz hafta kembriçli gözde'nin vatanına dönüşünü kutlamak adına bir grup arkadaş bir araya gelme kararı alındı. bu tür bi grup arkadaşın, elbet ben de içindeydim. uzun ve sürüncemeli buluşma yeri kararlaştırma sürecinin ardından bizim tek çocuk annesinin evinde buluşulma kararı alındı. ben de eş dostla eğlenceden başımı kaldırıp bu eve gittim. fakat o da neydi! bu bir hoşgeldin partisi değil, adeta bir grup kadının hararetli bir aşkı memnu event'iydi.

elbette geceye iştirak etmesini beklediğim tek çocuk annesinin değerli eşinin orada olmamasından ve grubun diğer erkek bireyinin mide kanaması gibi bi şey bahanesiyle o geceye iştirak etmemesinden anlamalıydım bunu. ama yapamadım ve bu kadınların kurbanı oldum. adeta behlül, bihter, yatalak bir tehdit gibi ne kadar dizi karakteri varsa, tanıdım, dost oldum onlarla. bu sırada kembriçli gözde ise salondaki masanın altına girmiş, tek çocuk annesinin çocuğuyla çocuk oluyordu.

kendimi çaya, kurabiyeye, cips ve alkole verdiğim bu gece, aşkı memnu sonrası da bitmek bilmedi. hararetli kadınlar, bu kez de new yorklu dört özgüvenli kadının aşk, seks ve şehir hayatına dair yaşamlarını konu eden amerikan dizisini izlemeye başladılar. ıstırap dolu saatler bitmek bilmiyordu... bu kez de "ben carrie'yim... sen charlotte'sun..." gibilerinden bazı role playing durumlarına girildi. tam evime doğru geri basıyordum ki çocuklu annenin değerli eşi geldi de ortam biraz serinledi. belli ki grup kendine çeki düzen verme kararı almıştı bu noktada.

değerli eş curb your enthusiasm izlemek istediğini söylediğinde ise bu adeta gruptaki kızlar için bir "artık gidin" mesajı olarak algılandı şükür ki... evlere gitmek üzere yola çıkıldı. kızlardan birinin beni eve bırakma ısrarı ise bu geceki "kızların arasında kıvırcık bebek" imajıma tüy diken hareket oldu. utanmıştım... bir taksiye binip evime gittim ve bu geceyi hızla unutmak istedim. ama behlül'ün, bihter'in, samantha'nın yüzleri gözümün önünden gitmiyordu...

sabah yürüşü deneyimi














5 ocak 2010 tarihli anektod:

Geçen Pazar gecesi tek çocuk annesi Arkaoda'da çalıyor, eşi ise ertesi gün sabah yürüyüşüne çıkma teklif ediyordu. Hayatında en fazla 3 kez sportif faaliyette bulunmuş bir birey olarak hemen havaya girerek kabul ettim elbette.

Ertesi sabah kapılarının önlerinden attığım "Evet hocam, kapının önünde ısınıyorum. Hadi in!" adlı mesajıma cevaben çocuklu eş kapı önünde yerini aldı. Fakat o da nesiydi... Tek çocuk annesi de sırf dönüşte bize kahvaltı hazırlamak zorunda kalmasın diye alt eşofmanı çekmiş, peşimize takılmıştı adeta...

Çocuklu çift ve yürüyüşe değil de sanki sayfiyede çekirdek çitleyerek etrafı seyretmeye gelmiş gibi duran bir diğer dostumuzla baş koyduğumuz Moda sahil yürüyüş turu, ısrar dolu çabalarıma rağmen yeterli tempoyu bir türlü sağlayamadı. Bunlar tıngır mıngır yürüdü hep. Ben ise özenli alt eşofman, kalın içliğim ve neredeyse bi saç bandım eksik halimle Moda'ya çıkan dik (ama alçak gibi de) merdivenleri bir çıkıyor, bir iniyordum. Adeta astım krizine ramak kalmıştı. Bunlar hala havaya girmemişti ama tenis de oynayan çocuklu baba biraz takdir eder gibi oldu. Ama bir çocuk annesi hemen bozdu beni orda. "Kızardın, yeter! Tıkanıp kalacaksın..." gibilerinden.

Yoğurtçu Parkı'nda kendime denk sporcular buldum ve onlarla egzersiz yapmaya karar verdim.

Sonra Kutu'ya gidip kahvaltı yapalım dedik. Deliler gibi yemişim, masada içim geçti resmen yorgunluktan... Çocuklu anne ise masadaki katmeri kovalıyordu bu dakikalarda... O da çok yedi. Ama sıkça sigara molası vererek sanki az yemiş gibi gösterdi kendini. Ama benim neznimde hem ben kadar enerji harcamamış, hem de benden fazla yemiş, üstelik de bir çay demlememek için peşimize takılmış bir arkadaş eşi, bir yengeydi o sırada...

Bundan sonra her sabah yürüme kararı aldım dün. Ama bu sabah yürüyemedim. Olsun.

hastalığına üzülmek

aralık 2009 sonlarına doğru bi anektod:

Bir çocuk annesinin hem çocuğu, hem de değerli eşi hasta olmasın mı. Ne parçaladı kendisini kadıncağız üç gündür. Bir yandan yeni ev telaşı, bir yandan hastalarla alaka derken, litrelik kahve ihtiyacını unutacak noktaya geldi. Evin içinde maske takıp gezemiyor da tabii. Artık kendi içinde ne gibi endişeler yaşıyo kim bilir. Yardım tekliflerimi ise ısrarla reddetmesi, "Beni yakaladılar, sen kaç hayatını kurtar!" mesajı veriyor çocuklu annenin ki en çok canımı acıtan da bu oldu...

kahvesel tehdit



















aralık 2009'dan:

Bir çocuk annesi, duygusal dışavurumda ne yapacağını şaşırmış arkadaşım ve eşi Moda'ya taşınıyor. Epey eğlenceli olacağa benzeyen bu taşınma süreci, beraberinde kahve tüketimimde de bir artışa işaret edecek gibi... Zira bir çocuk annesi arkadaşım kahve içmiyor adeta vantuzluyor. Kafamı bi saniyeliğine başka yöne çevirdiğimde koca kupaları o an devirmiş bulduğum kafein bağımlısı anne, bu özelliğiyle gurur duymasa da şikayetçi de değil.

Bir keresinde kolum uyuştu diye aramıştı. Sonrasında kahveyi günde ikiye indirdi. Ama bırakacağa benzemiyor. O içtikçe benim de içesim geliyor. Sonra ver elini yerli yersiz titreme, el ayak boşalması... Tek çocuk annesiyim diyip, yediğine içtiğine dikkat edeceğine kahvenin yanında bir de sigara yakan genç anneyle Moda'da tedirgin dakikalar bizleri bekliyor...


uyanıklık

kasım 2009 başlarından bir anektod:

Tek çocuklu arkadaşımla bugün ayrı ayrı karşıya geçecek sonra da orada bir yerde buluşacaktık. Babylon'da Brazzaville'de örneğin. Sonradan ben akşama doğru bunu aradım. Karşıya geçemeyeceğim, yarınki konsere gidelim iyisi mi demek için. Ama o zaten "Ben geçmiyorum bu gece." dedi öncesinde. Ben de "Aaa ben de!" dedim. Bu da bana kızmasın mı, şimdi mi haber verilir diye... Ben bi afalladım. Sonra kapatınca anladım ki, o da sonuçta haber vermedi geçmediğini. Ben aramasam haberim olmıycaktı. Geri arayıp bu konuyu açıp, kavga etsem mi diye düşündüm. Ama sonra bu durumu çok "Curb Your Enthusiasm" buldum ve vazgeçtim.

çocuklu annenin domuz gribi endişesi













bu yazı zannediyorum ekim ayının sonlarında kaleme alındı:

Domuz gribi endişesi (1) çocuk annesi arkadaşımı fena etkiledi. (1) çocuğunu toplu alanlardan fallik fallik kaçıran endişeli anne, bugün kalkmış Bahariye'de ayakkap bakıyo kıza koca gün. Kendisinde duygusal bir takım dengesizlikler de sezinlediğim, saçı gelişigüzel toplanmış arkadaşım, girdiğimiz kadın mağazasında hırka alayım derken kendini kaybedince ne yapacağımı şaşırdım.

Adeta huyuna giderek, kabinin önünde elime tutuşturduğu parlak pabuçları tutarak beklediğim acılı anne, sonrasında kasada yaşadığı gelgitlerle de beni sarstı. Korkarım hamileliği de kuş gribine denk gelmiş olan bu arkadaşım, mağaza çıkışı ellerimi Pürel'leyerek beni dezenfekte etti ama yine de (1) çocuğuna elle temasta bulunmamamı salık verdi. Ben tabii aldırmayıp oynadım küçümenle. Ayrılırken sinirli görünüyordu çocuk annesi. Ama yine de özünde iyi insana benziyor.

...

(1) çocuk annesi onunla karşıya geçmiyorum diye bozuk attı sanki? Buluşacağı arkadaşının sesi telefonda biraz hasta gibi gelince, yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz... "Her şeyden önce benim bir yavrum var; kendimden önce onu düşünmeliyim" der gibiydi. Eczaneden de maske almış, tam olmuş.

annenin doğumgünü hediyesi

bu anektod 26 ekim 2009 tarihli:

Dün gece (doğumgünüm) duygularını açıkça belli etmede sorunlu bir (1) çocuk annesi arkadaşımın eksik olması ne ayıptı. Bir de bana Ece 2010 ajandası almış. Sanırım hafızamla ilgili bir mesaj vermeye çalışıyor çocuklu anne. Bir de Julian Barnes'ın "Dünya Tarihi"ni almış. Umarım tarih bilgimle ilgili bir mesaj vermeye çalışmıyor çocuklu anne (Dizeler halinde yazsam şiirdi yeminle).

herkes ne kadar da sevgi doluydu

bu da aslında epey eski tarihli, sanırım eylül ayından filan bi anektod:

Bant'ın 5. yaş partisinde Sadi'nin çaldığı bir şarkının ardından bir çocuk annesi, garip mizah anlayışlı arkadaşımla mutluluktan kendimizi merdivenden aşağıya bırakmanın eşiğine geldik. Ne güzeldi. Ama sonra duygularını göstermekte marifetsiz canım arkadaşım o geceyi "Herkes ne kadar da sevgi doluydu." diyerek lanetledi ve aslında ne kadar gerildiğini ortaya koydu.

artık o kadar da komik değillermiş

Daha önce birlikte "Yes Man"e gitme maceramızı anlattığım mizah zevklerimiz birbirine uygun ama insani ilişkileri zayıf arkadaşımla gülmek ve güldürü sanatı adlı konferans şeklindeki diyaloğumuzdan (Platon'un "Şölen" kafaları) yola çıkmıştık dünkü aktivitede.

Bu arkadaşımla geçtiğimiz rakenkok'taki Bant standında kafamıza güneşin geçmesi ardından başladığımız bu diyalog, "Problem Child" serisindeki abuk sabuk bir yığın sahneden seçmeceler yaparak "Of o da nasıl komikti", "Vay bu da nasıl saçmaydı" diye konuşurken bu filmi ne kadar sevdiğimizi farketmemizle başladı. Bu arkadaş dediğim insan da resmen (d)ana kadar, 4 yaşında çocuğu olan bir insan. "Utanmadan kalkmış benle Problem Child muhabbeti yapıyor!" diye kızacağıma coştukça coştum ben de. Konu oradan 90'larda güldüğümüz filmlere kaydı tabii. "A Fish Called Wanda", "In & Out" gibi filmlerden örnek sahneler havada uçuştu.

O gün dedim bu filmleri buluşup bir gece izlesek ya, ne güzel! Bu da bu fikri hemen çok beğendi tabii. Sevinçten o filmlerden çeşitli taklitler yapıverdi. Sonra rakenkok'tan evlerimize bir milyon kilometre yol giderken tabii yolda rüzgar yemekten kafamız dağılmış olacak ki, medeniyete geldiğimizde bu konudan bir süre hiç bahsetmedik. Arkaoda'da içip zıvanadan çıktığımız bir gece ise bu konu yeniden gündeme geldi. Hatta bu kez tarih bile belirledik. Üstelik bir arkadaşımız da ısrarla muhabbete katılıp, programa ortak olmaya çalıştı. Onla da bir elli saat "Airplane!" geyiği yaptık. "Vay en komik sahne şu, yok efendim bu" diye. Ama tabii ki en komik sahne fenalaşan kadını ayıltma sürecinde oluşan kuyruktur "Airplane!"de, bunu da buradan tüm film geeklerine ilan edeyim...

Neyse işte biz bu filmleri dün arkadaşımın 4 yaşındaki kızı uyuyunca izleyelim dedik. Halbuki uyumasa ve bu filmleri izlediğimizi görse yüzümüze tükürecek kadar da akıllı bir kızdı bu. Yine de beni odasına kapatıp art arda dinlettiği okul şarkıları ve eşliğinde gerçekleştirdiği senkronize dansları gösteri şeklinde bana sunarkenki hırsını haklı çıkarmaz... Neyse uzun lafın kısası o "Problem Child"ın ne ilki, ne de ikincisi bir boka benzemiyormuş afedersin. Yine izlemeden önce hatırlayıp güldüğümüz ayı sahnesinden öteye gidemedik. İkinci filmdeki paralel kusma sahnesi bile bir uzun geldi, içimiz şişti. Ya zaten "Problem Child" ne allasen (Hemen artizleşebilme)! Ama "A Fish Called Wanda" hala çok komik bak, onu söyleyeyim...

birlikte sinemaya gitme tecrübesi







bu, eskiden kalma bir metin... tek çocuk annesiyle gittiğimiz bir filmi anlatmışım. işte yaşananlar:


geçenlerde bi gün hiç uyumamışım. daha doğrusu yalan olmasın, uyudum da 2 saat sonra hortladım daha yatamadım mı ne işte, oha yalnız şurdan başlıyım en iyisi toz ve gaz bulutunun etrafı sardığı bir gezegen doğurtma sabahı beni bir gülme aldı. ama önüne geçemiyorum böyle ağzım gözüm tutuldu gülmekten. sonra duygularını rahatlıkla dışavurma konusunda "yok benim resimdekiyle alakam yok" kıvamındaki bir arkadaşımla buluşup kahvaltıya gittik. tabi orada da ayılar gibi güldüm ben. bu arkadaşım da ayı gibi güldü. üstelik bir hanım arkadaş için "ay dur ben biraz ağzımı kapatarak güleyim, taş yerinde ağırdır" diyemeyecek kadar laubali olabildi o dakikalarda...

sonra kadıköy'deki her 'bir elin parmağından da az güzel kahvaltı veren cafe'lerden birinde olduğu gibi bu cafemizin de bulundurduğu yegane gazete radikal'in sinema sahifesini aralayarak, madem böylesi boş boş gülerek etraftaki insanların yabancılaşmasını sağlıyoruz, madem öyle bir komedi filmine gidelim de böyle saçma sapan gülüşümüze de bir kılıf uyduralım diyerekten gözümüzü açtığımızda bahariye'deki kadıköy sinemasının oturma grubu genişliğindeki 2. salonunda "yes man"deydik...

yolda da "aa kuş, vay böcek, hanimiş karafatma, yok canım karafallik" diye diye, şaşıra kamaşa güle fışkıra eğlendiğimizden filmde böyle bi durulduk. salon terbiyesi, kalabalık adâbı almış kişilerdik ne de olsa. fakat film çıkmasın mı sana adeta bir 'hiç de o kadar da komik değilim, kendimi yer yer ciddiye alıyorum'... ne yapsak da bu insanları küstürmeden gülsek diye utana sıkıla o kadar da komik olmayan her detayda, her sahnede koyverdik kendimizi...

hayır ben hiç uyumayınca sinirlerim boşaldığından haydut gibi gülüyorum da bu yanımdaki arkadaşıma noluyo onu da tam çözememişken, filmde geçen "dickhole" adlı yuh anasının gözü küfrü "hıyarto!" diye çeviren altyazı sonumuz oldu... artık film arası gelse de şu 28 dakika önce altta görünüp kaybolmuş "hıyarto"ya hala gülüyor olmamıza bir anlam veremeyen salondaki diğer insanların üzerimizde yarattığı baskıdan kurtulabilsek diye çaresizce yanaklarımızı çimdirip, sessiz olabilmek adına adeta gözlermizden yaşlar süzdük...

sonra film devam etti. jim carrey yaşlanmış, zuride şanel ah canım yerim filan...

açıklama

bu blog, evli ve tek çocuk annesi, duygusal gelgitler yaşayan, özünde iyi insan ama detayında kahve bağımlısı çok sevgili dostumla başımdan geçen olayları anlatmak üzere tutulmaktadır.