9 Mart 2010 Salı

bankada hesap açtırdık, nası sevindi fakir













tek çocuk annesi kadının bir evhanımı da olduğu gerçeğini unutuyoruz kimi zaman. ben de unutmuşum. sonra şu başımızdan geçen hikayeyle hatırladım: bizimki yastık altıcı çıktı! evet evet yanlış duymadınız, kendince birikim filan yapmış, bankanın yolunu tuttuk. kendisine 12 yaşında çocuk gibi hesap açtırmaya gittik... bankada genç kız sandılar bizim çocukluyu. işlemi yapan kadın "öğrenci miyiz?" diye sordu. bizimki "ay hahaha yok yani evet öğrenciyim ama yüksek lisans... şey çocuklu bir anneyim ben. evet evet yanlış duymadınız dört buçuk yaşında bir çocuk annesiyim" diyerek genç gösteriyormuşçasına hava attı. işlem yapan kadın da nedense "ay inanmıyoooruuuum" diyerek buna gaz verdi... herhalda hesabını açtırırken, kendisinin de cebine iki kuruş sıkıştırırız diye düşündü hesap açan kadın.

bu arada bankadaki kadın bizimkinin mesleğini sorunca bizimki çok fena bozum oldu... "eeeaaavvv?" diye düşündü bir yığın. herhalde o dakika "çocuk annesi olmak"ın bir meslek olmadığını idrak ediyordu geriden gelen anne. zavallı işlem yapan kadın ise "yani öğrenci mi yazalım, öğretmen mi, mimar mı?.." diye gereksiz bi örneklendirme içine girdi vakit kazandırmak adına. bizimki "öğrenci"yi duyunca boş durur mu, yapıştırdı hemen "evet evet öğrenci yazalım!"ı. nası heyecanlandı öğrenci olduğunu hatırlayınca bi görseniz... indirim filan yapılacak sandı kendisine zaar, kursağında hevesler, kolunda bilezikler anne.

ben sıkılıp bi kenarda oturdum ama bunlar gülüşerek, muhabbet ederek felan olsun hesap açma işlemini uzattıkça uzattı. cuma günüydü ve afedersiniz bankadaki herkes gerizekalı bi çocuk gibi davranıyodu. gülüşmeler, şakalaşmalar... sanırım başına vurmuştu hepsinin cuma akşamı olması. bizim çocukluya bile bi ton şaka yaptılar. bizimki de pek eğlendi. ama ben çok sıkıldım. yine de "canım yaa sen de benimle o kadar bekledin, uğraştın, gel şurdan sana da bi minibank hesabı açalım, bi iş bankası kumbarası alalım" demedi. beklettikçe bekletti çocuklu üst-orta sınıf annesi...

bankada işler bitince kutu cafe'nin yolunu tuttuk. orda da çok barınamadık ama. benim arkaoda'ya gidip çalmam gerekiyodu ve bu bankalarda süründüren kadın resmen koca günümü yemişti. keşke ne biliyim bi okula gitseydim, bi ofise filan uğrasaydım. bomboş bi gündü. ama olsundu, sayemde çocuklu annenin de yastıkaltındaki paralarını akıtabileceği bi hesabı oldu. gün paralarını yatırabileceği bi bankası oldu. fena mı!..

vogue'da ne görse istediler






















geçen gün kuşluk vakti uyandım yine. saat nerdeyse öğlen 2'ye geliyordu. hemen bizim çocuklu anneyi aradım. nerde, ne yapıyordu, meraktaydım... değerli eşinin ekmek teknesine gitmiş, adamı lafa tutuyordu. hemen giyinip çıktım. bi de çıkmadan önce "vogue buldum evde, getiriyim mi?" dedim. "aaa getir getir!" dedi hemen çocuklums. "boşuna para vermiyim" diye ekledi hesapçı anne. ordan değerli eş "aa ben de merak ediyorum, getirsin" dedi. bu çıkışı yer yer ayıplamama rağmen çantaya kafam kadar ağır vogue'u atıp çıktım evden.

ekmek teknesinde bir süre vogue yorumladı bizim çocuklu anne çok biliyomuş gibi. yok hiçbi yeniliği yokmuş, yok çok da matah değilmiş. sanki dergiyi ben yapmışım gibi söyleniyordu bana. resmen paramla rezil oluyodum. "eeehhh yeter bee!" diyerek derginin cilt kısmıyla dirseğini ittirerek alıp çantama attım yerli malı vogue'u. ve "ben açıııım!" diye inledim teknenin ortasında. bizim kız irkildi. "hadi yımağaa!" diye kükrememden korkup önüme düştü ve kadife sokak'ın güzide restoranlarından birinde soğan ekmek filan yemeğe gittik.

yemekten sonra değerli eş alışverişe çıkmayı teklif etti. sanırım hala vogue'un etkisindeydi. mehmet günsür'ün kırmızı takım elbisesini beğenmiş gibi illa da moda'daki özel tasarım ürünleri satan dükkana gidelim diye ısrar etmeye başladı. kıramadık gittik. baktık ki değerli eş iki dakika sonra eline tişörtleri hırkaları almış geliyo. üstüne tuttuğunu kafasıyla onaylayarak satın alıyor. bu manzaradan güç alan tek çocuk annesi ise hemen bi elbise denemeye kalktı ama ben ona medium'un içine giremezsin demiştim... dinlemedi. dikişleri patlatmak pahasına denedi. beş dakika sonra kabinden çıktı ve "yok yeaa bol geldi" gibi züğürt tesellileriyle bizi dükkandan itekleyerek çıkardı. kabinden gelen yırtılma ve dar gelme seslerine bakılacak olursa, bi daha tükanın önünden geçecek yüzümüz kalmadı hiçbirimizin yemin ederim...

5 Mart 2010 Cuma

çocuğuna yaklaşımını tasvip etmedim






















geçen gün olması gerektiğinden çok daha erken saatte kalkınca ne yapacağımı şaşırdım. sıkıntıdan atladım gittim moda'dan bostancı'ya doğru. bu çocuklu annenin evinin önünden geçerken de bi arasam mı diye düşündüm ama vazgeçtim. tam bostancı'ya indim ki tek çocukludan bi telefon! "nerdesin ben yavrumlan kutu'ya gidiyorum. hadi geh!" nası moralim bozuldu. insan şimdi mi aranırdı... ama kembriçli de gelicek deyince dayanamadım. atladım geri döndüm.

kutu'ya vardığımda muhabbet o biçimdi. bizimki çoktan kahvaltıya gelmiş diğer eş dostla kaynaşmıştı bile. bir yandan da kızına çorba içiriyormuş gibi yaparak, küçüğün geri çevirdiği her kaşığı mideye indiriyo, sıcak çorbaları kursağından akıtıyor, zavallı bebenin tostundan umarsız ısırıklar alıyordu. zaten küçüğün üstünde o kadar çirkin bi elbise vardı ki, bu kadarı yapılmazdı... pembe çiçekli felan lc waikiki elbisesi bildiğin. normal hayatta yerleri silmeyeceği bu kıyafeti kızına giydirmiş olmasının da bahanesi hazırdı: küçüğün sevdiği birinden hediyeydi ve kıramamıştı. elbette yemedim ve bu elbiseyi özel bi törenle yakarak sevaba girmemiz gerektiğini zerkettim kendisine.

çok geçmeden bizimkinin sigara nöbeti geldi ve kembriçlimle kapının önüne çıktılar. bizim küçük huysuzlandığı için ben içerde o ve çirkin elbisesiyle kalarak resim yaptım. annesigilin, kembriçli'nin felan resmini çizdik birlikte. annesi döndüğünde karşılaştığı resimden çok hoşlandı her ne hikmetse. kağıtta duran yamuk yumuk saçları, garip taçı ve eğreti gibi kafasına bakarak çok mutlu oldu. sanırım daha önce hiç kendi portresini yaptırmamıştı birine. tatil köylerinde karakalemle iki dakkada portreni çizip veren evsiz ressam gibi amcalara da tabii paraya kıyıp iki çizik attırmamış belli...

biraz sonra kızını da alarak temizlik yapılan evinin yolunu tuttu tek çocuk annesi ve ekledi: "belki bizim kızı temizlikçiye bırakır, gelirim geri". nasıl da sosyalleşmeye aç annenin bu sözleri en çok küçüğü etkiledi. kızı temizlikçiye bırakırım'dan itibaren zavallı yavrucağın yüzündeki o düşüşü, o umutsuzluğu görmeliydiniz. ağlamak üzereydi. annesinin sosyallik uğruna kendisini gözden çıkarmaya yemin vermiş her yavrucak gibi o da biraz eksikti artık... örselenmişti fakir...

4 Mart 2010 Perşembe

donutçıya gitme ayıbı















tek çocuk annesi arkadaşım haftalardır donut sayıklıyordu. en son 'ben tekim başak' tarafından evlerine getirilen bi kutu donut'ı tek başına kısa sürede mideye indirmiş ve bu başarısıyla şaşkınlık yaratmıştı. o gün bugündür donut da donut der dururdu çocuklu anne... geçen caddede yeni bi donutçı açıldığını öğrenen aç anne, yavrusunu da yanına alarak bu mekanın yolunu tuttu geçtiğimiz gün. öncesinde de beni aramış, "hadi kadıköy'deysen gel" demişti. ben de akşam akşam ne donut'ı diyerek ve bir saat sonra djlik yapmaya başlayacağımdan gelemeyeceğimi kendisine uygun bir dille açıklayarak bu teklifini reddettim. böyle olacağını bilseydim, hiç reddeder miydim... (gizem ve merak ögesi)

bizimki donutçıya, ben de djliğe gitmiştim. kabinde geceye yeni yeni ısınıyordum ki telefonuma bir mesaj düştü. kulaklığı bir kenara koyarak, telefona gitti elim. yavaşça '1 yeni mesaj'ı açıyor, az sonra başıma gelecekleri bilmez şekilde meraklı gözlerle ekranda yazanları okuyordum... mesaj sadi'dendi. "çocuklu anne, değerli eş, bu birlikteliğin meyvesi, ben tekim başak, uğur ve ben donutçıdayız ve çok eğleniyoruz!". inanır mısınız, yıkıldım. çocuklu anne, benden yüz bulamayınca bütün yakın çevremi etrafına doldurmuş, adeta eğlenmekten ne yapacağını şaşırmıştı. hiç yakıştıramadım bu hareketi. o dost bildiğim sadi denen karikatürist de hemen böyle terbiyesizleşti. ne kadar ayıp, ne kadar yanlış bi şey.

bu tatsız olay sonrası çocuklu anne kendini, "sadilerle tesadüfen orda karşılaştık valla" filan diye müdafa etmeye çalıştı ama nafile. inanmadım. değerli eş ise gecenin ilerleyen dakikalarında çaldığım mekana gelerek, donutçıda nasıl sıkıldığını, çocuklu annenin paketletmeye çalıştığı 20'lik donutları nasıl eline vura vura geri bıraktırdığını filan anlatarak kalbimi bir kez daha onarmayı başardı. tek çocuk annesi o gece en az üç donutın imanına kakmış, bıraksalar daha da yiycekmiş, son zamanlarda kendini iyice yemeğe veren ve bu eğilimi geçmek bilmeyen anne.

2 Mart 2010 Salı

çerezimi yediler hep















pazar akşamı the fiery furnaces konseri sonrası doğrusu enerjim bitmemişti. yeterli randımanı alamamıştım gece için kendimden. ama eve birlikte döndüğümüz çocuklu anne, değerli eşi, kembriçli gözde ve modalı ece olsun hep çok yorgun insanlardı. özellikle tek çocuk yorgununa üç gecenin ağırlığı bi anda çökmüştü. arabaya binmeden önce kollarıma yığılır gibi oldu. tarkan hayranı gibi bayılacaktı nerdeyse. kendisinden o an için soğur gibi olsam da sonra üzülüp hemen öne bindirdik aracın. araçta sıkça ne kadar aç olduğumdan ve bi şeyler yeme önerilerimden bahsettim. ama bunlar hiç oralı olmadı. değerli eş karnını öfeleyerek ne kadar tok olduğunu ve ne de güzel bi akşam yemeği yemiş olduğunu belirtti. diğerleri de hiç aç olmadıklarını söyledi. ben de "en azından bi arkaoda'ya çek be!" dedim direksiyondaki değerli eşe. "en azından az laflarız"...

bunlar güya benim zorumla arkaoda'nın kapısına dayandı. resmen itiş kakış girdik içeri. sanki içerde altın dağıtıyollar. hele o çocuklu gözüdönmüşün bi koşuşu vardı ki bahçeye... ben böyle rizalet bi görüntü görmedim. önden gidip köşe koltuğu kapmak mıydı neydi amacı?.. biraz sonra siparişlerimizi verdik. ben de aç olduğumdan garson arkadaşa "masayı donat delikanlı!" direktifi verdim. hemen ardından delikanlı bi elinde cips, diğer elinde çerez kaseleriyle masamıza geldi. açlığın verdiği moral bozukluğu da vardı üzerimde. biraz içime kapanır katığımı yerim, sonra da muhabbete dahil olurum diye düşündüm. ben bunları düşünürken bizimkiler boş durmamış meğer. önüme baktım bi de ne göreyim!

kocce iki kaseye nasıl dadanmışlarsa artık, bi tek sevilmeyen yemişlerle birkaç parça cips artığı kalmıştı. önlerinden alan varmış gibi sözde tok bu insanlar göz göre göre aç insanın rıskıyla oynadı. her şeyi hep yedi. değerli eş yine midesini ovalıyordu. o an hepsine bi yabancılaştım. onlar da biraz utanarak bana acır gibi oldu. özellikle değerli eş epey üzülmüştü. delikanlıdan yemişleri tazelemesini rica ettikten sonra bizimkilere gözdağını verdim. bunlar da imana geldi de yeni gelenleri içkime katık ettim. gözlerim açıldı. tek çocuk annesinin gözü hala kavrulmuş mısırdaydı ama. her anlamda tam bir "tip" olan anne, kuruyemişte de en az sevilen, en sıkıcı yemişi bulmuş ve gönlünü ona kaptırmıştı elbet. şaşıracak değildim.

3'te 3 Yaptı!

















sonunda bu da oldu. tek çocuk bağımlısı anne, konserlerin esiri oldu. amma meraklısıymış konser işinin. pazar akşamı da indigo'da görüntülendi. the fiery furnaces'ı ömründe kaç kez dinlemişti acaba? yine de bu, konserde ön saflarda yer tutmasını engellemedi. yanına değerli eşini ve değerli elişini (kembriçli gözde) alarak bu gecenin yolunu tutmuştu.

konser filan güzeldi ama bizimki zırt pırt sigara içmeye çıkalım diye gerdi durdu bizleri. gözünde yine o sigarasızlığında beliren delifişek bakışlar vardı ve seğirtip duruyordu. korkumdan en azından kapıya kadar kendisine eşlik ettim ama merdivenlerin orda kendisini terkederek güvenlik mensuplarının arkasına saklana saklana geri bastım. sonuçta her ne kadar üzerimde kolsuz bir hırka da olsa altındaki yarım kolluyla o soğuğa çıkamazdım. içimde sadi'nin iron&wine tişörtü vardı ama "benim neyim eksik, hadi ben de kesiyim" diyerek makasın ucuyla dürte kese hiçbi şeye benzetemediğim yakasından içeri çok fazla soğuk alan bi tişörttü bu. korkum bir kez daha hastalanmaktı. çocuklu ayazı, soğuğu dinlemedi. yaka bağır açık sokaklara koştu elinde sigara.

geri döndüğünde değerli eşiyle merdiven köşesinde özel bi şey konuşmaya başladılar. biz de gözde'yle merak edip, sık sık önlerinden geçiyomuş gibi yaparak dinlemeye çalıştık. ama meğer pek önemli bi şey diilmiş. zaten gözde gecenin başında vestiyerin yanında albümlerini tişörtlerini filan satan bayan fiery furnaces elemanına montunu vermeye çalışmış ve kendisinden anlamamış bir "hi!" cevabı almasıyla birlikte duruma ayması bir olmuştu. bu rezillikten sonra bir de konserle ilgilenmiyomuş gibi tavırlar içine girmeyi göze alamayan kembriçlim çareyi bu eşsiz performansı dinliyormuş gibi yapmakta buldu.

ben ise utançtan sadilerin yanına giderek kendisiyle birlikte sağa sola eğilimli danslar gerçekleştirerek gecenin stresini üzerimden atmaya çalıştım. çocuklu anne hala afedersin kuduz gibi bakıyodu merdiven altından. gözlerine "üç gece üst üste konser"lemekten kan oturmuştu resmen. (zombilerin düğünü style) ((eve birlikte dönerken hep ödüm patladı))